11 Haziran 2013

Gökhan Töre (21)

Gökhan Töre 1992 senesinde Köln'de Samsunlu bir gurbetçi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. 21 sene içinde ise yaşadıkları ve ulaştıkları göz önüne alındığında oldukça ilginç bir hayat hikayesine sahip. Özellikle hayatında çok önemli bir yere sahip olan dedesi başta olmak üzere, İngiltere'ye transferi, sonra başarılı Bundesliga macerasıyla sıradan bir futbolcu hikayesi olan bir isim değil.

Futbolda çok ufak yaşlarda Adler Dellbrück'de gösterdiği başarının ardından, 7 yaşında genç oyuncular için Almanya çapında büyük bir fırsat olan Bayer Leverkusen'e transfer olur. Burada çok ufak yaşlarda gösterdiği performans sadece Türk milli takım ekibinin değil aynı zamanda Almanların da dikkatini çeker. Ama Gökhan'ın kararı çok nettir. Onunla ufacık yaşından itibaren ilgilenen ve her antremanında ona eşlik eden dedesi Sabri'nin vasiyetini yerine getirecektir. O daha 14 yaşındayken kaybettiği dedesinin tek arzusu Gökhan'ın ay-yıldızlı forma giymesidir. O da hiç şüphesiz bu isteği yerine getirir ve milli takım için forma giymeye başlar. Dönem dönem Almanların yetkili ismi Horst Hrubesch'in onu telefonla taciz etmesine kulak bile asmaz. Bu güçlü ilişki dedesinin onunla çok ilgilenmesi ve onu antremanlarına götüren kişi olmasından daha derin bir konu aslında. Özellikle 3.jenerasyonun ebeveynleri çalışmak zorunda olduğu için, bu nesli genelde dedeleri ve nineleri büyüttü. Bu yüzden bu neslin ilk jenerasyona karşı olan bağlılığı oldukça derin ve güçlüdür. Buna güzel bir örnek mesela Gökhan'ın sol kolundaki dedesinin adını ölümsüzleştirdiği dövmesidir. Bu yüzden çok severim Gökhan'ı.

Takımındaki başarısı sayesinde Gökhan büyük takımların da dikkatini çeker ve Chelsea'ye transfer olur. Henüz 17 yaşındadır ve çok farklı bir ülkeye doğru yol tutacaktır. Onun transferinde rol oynayan isim Frank Arnesen olur.

2009/10 ve 2010/11 sezonunda özellikle yaptığı asistlerle dikkat çekti. Chelsea U18 ve Rezerve takımlarında oldukça başarılı bir dönem geçirdi ve şampiyonluklar yaşadı. Bu sayede zaman zaman Ancelotti idaresindeki Chelsea A takımında da yer aldı. Ancelotti gençlere çok şans veren biri olmadığı için, buradaki macerası kulübe dışına çıkamadı. 18 yaşında forma şansı bulamasa da, yıldız isimlerle antreman yapma şansını elde etti. Kalou, Zhirkov gibi isimlerle çok samimi olduğunu her ortamda dile getiriyor. O da Oğuzhan gibi play station hastası.

Bu sürecin sonunda önce gençlerin şans bulamamasından şikayetçi olan Arnesen, Chelsea'den ayrılıp Hamburg'a gitti. Arnesen'in ilk icraati Chelsea alt yapısında yer alan bu gençler oldu. Bunlardan bir tanesi de Gökhan'dı. 2,5 yıllık Chelsea macerasının ardından Hamburg ile 3 senelik sözleşme imzaladı ve artık sahne alabilecekti.

Hamburg 2011/12 sezonuna Michael Oenning liderliğinde başladı. Genç ve daha oturmamış bir takım olmaları kadar, oldukça tecrübesiz bir teknik direktörün idaresi altında olmalarından ötürü sezona kötü bir başlangıç yaptılar. Bu ister istemez Oenning'in sonu oldu ve yerine hala görevde bulunan Thorsten Fink getirildi. Gökhan iki teknik adamın da değişmeyen oyuncusuydu ve takımın ofansif anlamda en kilit isimlerinden biri olmayı başardı. Bu kısa zaman içindeki başarısı özellikle Rubin Kazan olmak üzere bir çok takımın dikkatini çekti ve devre arasında Hamburg'un kapısını çaldılar. Hamburg ve Gökhan ilk etapta hayır dediler. Sezon sonu ise işin rengi değişmişti ve Gökhan Rubin'in yolunu tutacaktı.

Rubin Kazan süreci ise hiç beklendiği gibi olmadı. Transferde isteksiz olduğunu daha sonra kendide dile getirmişti zaten. Burada bir şekilde yeterli şansı bulamadı. Daha sonra işin menajeri ile ilgili olduğu ve bu konuda bir takım gizli olayların döndüğü dedikoduları çıksa da, ne olup bittiğini bilmiyoruz. Bilinen tek şey bu olaylardan sonra Gökhan'ın Ahmet Bulut'un portföyüne dahil olduığu.

Milli takımda ise onu A takıma ilk kez alan Hiddink döneminde de, Avcı döneminde de kadroda kendine yer buldu. İlk maçına 10.08.2011'de Estonya karşısında çıktı ve başarılı bir performans gösterdi. Çok forma giymediği dönemlerde dahi kadroya çağrılması, teknik ekiplerin ona olan güvenini çok net bir şekilde yansıtıyor. Hiddink'in Chelsea'de oynarken onun için İngiltere'ye gidip antremanlarını izlemesi ve ona da diğer gurbetçi isimlere olduğu gibi değer vermesi de oldukça önemli bir ayrıntı.


TEKNİK DEĞERLENDİRME

Gökhan'ı değerlendirirken üst ligde forma giydiği ilk sezonu olan Hamburg'daki dönemini baz alacağım. Hamburg'da forma giydiği dönemde 4-2-3-1 formasyonunda sağ açık, 4-3-1-2'de de zaman zaman ofansif ortasaha zaman zamanda ikinci forvet olarak oynadı.

Gökhan her iki ayağını da kullanabilse de, sol ayağı güçlü olan bir futbolcu. Teknik kapasitesi oldukça yüksek bir isim. Topu ayağında saklama konusunda oldukça başarılı olması dışında en önemli özelliği top sürüşü ve bunu başarıya götürebilmesi. Bu becerisi onun aynı zamanda en büyük handikapı. Başarabildiğine inandığı için bazen olması gerektiğinden fazla topu tutuyor ve takımın oyun anlayışını kötü anlamda etkiliyor. Örnek aldığı isimlerin Robben ve Messi olduğunu da bu noktada belirtmekte fayda var. Eğer doğru isimlerle çalışabilirse, bu özelliğini olumlu kullandığını da belirtmekte fayda var. Bunu en güzel anlatan aşağıdaki grafiktir bence. Hamburg'da oynarken yakaladığı maç başı kilit pas başarısı ile Bundesliga'nın en iyileri arasına girmeyi başardı. Bayern'den Robben ve Ribery ya da o sezonun flaş ekibi Mönchengladbach'dan Arango ya da Reus gibi isimlere yakın bir sayıya ulaşması çok önemli.

Kendisini yetenekli futbolcular içinde bir adım öne çıkaran bir başka özelliği ise mücadeleci ruhu. Sonuç olumsuz olduğunda, bazı oyuncular gibi durumu asla kabullenmiyor. Bunu değiştirebileceğine inanıyor ve takımındaki arkadaşlarını da inandırıyor. Bu özelliğini özellikle Hamburg'da bir kaç kez gösterme şansı buldu ve herkesin övgüsünü almayı başardı.

Gökhan mesela bir İlkay gibi kendini kişisel anlamda çok geliştirmiş bir isim değil. Dolayısıyla bu onun hayata bakış açısı ve davranışlarında da farklılıklara sebep oluyor. Hayattan keyif almasını seven bir isim. Bu konuda kendisine baskı yapılması ters tepebilir. Bir Batuhan değil tabi ama Fernandes kadar rahat bir isim diyebilirim.

Hamburg'da oynadığı dönemde oldukça fazla sorumluluk alıyordu. Kornerler ya da duran topları hep o kullanıyordu. Bu takıma skor olarak olumlu yansıyordu. Özellikle sol ayağıyla içe doğru kullandığı kornerlerden Hamburg çok sayıda gol buldu. Fernandes'in bu sezon verdiği katkı kadar olmasa da, bu konuda da faydalı olacaktır.

Bazı zamanlar ''sahte'' ofansif ortasaha olarakta oldukça iyi maçlar çıkardı. Top sürme konusundaki becerisi ve teknik kapasitesi sayesinde takım arkadaşlarına daha çok katkı yapan bir oyun tarzı ortaya sergiledi. Özellikle Bayer Leverkusen maçı, bu maçlar içinde en dikkat çekeniydi diyebilirim. Savunma arkasına bıraktığı paslardan sadece bir tanesinin gol olması ise büyük bir şansızlıktı.

BEŞİKTAŞ'TA NE YAPAR?

Gökhan'ın Beşiktaş'ta oynaması gereken mevki önceki takımlarında da olduğu gibi sağ açık olacaktır. Bu durum onu ters ayağıyla mecburen içeri doğru oynamasını ve iç kısımdaki isimlerden kopmamasını sağlayacaktır.

Takımda oynayacağını düşündüğüm Olcay, Oğuzhan ve Fernandes ile beraber topa hakim ve baskıcı bir futbol anlayışını kolaylıkla sergileyebilir bu ekip. Bu üç isim geçen sezon özellikle ilk devrede küçük üçgenlerle rakip savunmayı bozan bir anlayış benimsemiş ve oldukça başarılı olmuştu. Gökhan da bu ekibe kolaylıkla dahil olabilecek bir oyuncu. Burada önemli olan bu isimlerin önünde tek amacı gol katkısı verebilecek bir forvet olacaktır. Elimizde iyi forvetler olsa da, bu şablonda skora net bir şekilde katkı yapan bir isim olmazsa olmazdır.

Bunun dışında takımdaki gurbetçi oyuncu sayısının gittikçe artıyor olması da onun için büyük bir şans. Alt yapıdan arkadaşı olan Burak Kaplan büyük ihtimal takımda kalmayacaktır ama eğer kalırsa onun da uyum konusunda kendisine faydası olacaktır diye düşünüyorum.

Son olarak geçen sezon çok fazla forma giyememiş olması Gökhan için bir handikap gibi duruyor ama eğer kamp dönemini iyi geçirirse kısa süre içinde bu açığını da kapatacaktır. Kendisine tekrardan çocukken tuttuğu takıma hoşgeldin diyor ve başarılar diliyorum.

9 Haziran 2013

Nasıl Yani?

Dün Spor Bakanımız Suat Kılıç'ın yapmış olduğu bir açıklama yansıdı Beşiktaş Medyasına. Haber şurada mevcut. Sayın bakan sürecin Demirören zamanında tamamlandığını, hatta Başbakan Tayyip Erdoğan'ın da olan bitenden haberdar olduğunu belirtmiş.

Şimdi gelelim asıl meseleye. Yıldırım Demirören Beşiktaş'ın başındayken, Kültür Bakanlığı'na stadyumun durumu ve yeni stad projemize neden izin verilmediği ile ilgili bir yazı kaleme almıştım. Bunun dışında stadyumun hemen dibindeki otele nasıl izin verildiğini ve bölgeye yapılacak metro inşaatının neden herhangi bir engelle karşılaşmadığını sormuştum. Uzun süren beklemenin ardından İstanbul III No'lu Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü bana aşağıdaki mektubu yollamıştı.



Bu mektupta bizi bugün ilgilendiren kısım, sarıyla çizilmiş ilk bölüm. ''... İnönü Stadyumu ile ilgili olarak işlem dosyasında, yapı tescil edildikten sonra kurulun değerlendirdiği herhangi bir restorasyon projesi veya avan proje olmadığından, iptal edilmesi de söz konusu değildir.''

Kısaca bize ulaşmış herhangi bir proje yok. Hatta avan proje bile yok neyin iptalinden bahsediyorsun sen kardeşim dedi devletimizin kurumu. Mektubun tarihine bakalım. 5 Nisan 2012! Kısaca Fikret Orman daha bir kaç haftalık başkan.

Sayın Bakan'ın amacı nedir bilmem ama Beşiktaş üzerinden manipulasyon yapılması hoş değil.



31 Mayıs 2013

Bundesliga'da Sponsorluklar

Real Madrid'in Emirates ile yaptığı sponsorluk anlaşmasının ardından, Sportbild karşılaştırmak amacıyla Bundesliga ekiplerinin forma sponsorlarından ne kadar kazandığını paylaşmış. İşte liste ve miktarlar;

1. FC Bayern - Telekom - 30 milyon €
2. VfL Wolfsburg - Volkswagen - 20 milyon €
3. Schalke 04 - Gazprom - 18 milyon €
4. Borussia Dortmund - Evonik - 15 milyon €
5. Hamburger SV - Emirates - 7.5 milyon €
6. VfB Stuttgart - Mercedes Benz Bank - 7 milyon €
7. Bayer Leverkusen - Sunpower - 6 milyon €
8. Eintracht Frankfurt - Krombacher - 5.5 milyon €
9. Borussia Mönchengladbach - Postbank 5 milyon €
10. TSG 1899 Hoffenheim - Suntech - 5 milyon €
11. Mainz 05 - Entega - 5 milyon €
12. Werder Bremen - Wiesenhof - 5 milyon €
13. Hannover 96 - TUI - 4 milyon €
14. 1.FC Nürnberg - NKD - 3 milyon €
15. SC Freiburg - Ehrmann - 2.5 milyon €
16. Fortuna Düsseldorf - Otelo - 2.3 milyon €
17. Greuther Fürth - Ergo - 2.2 milyon €
18. FC Augsburg - AL-KO - 1.5 milyon €



Schalke, Wolfsburg gibi takımlar başta olmak üzere çoğu takımda hesaplamalar bonuslarla beraber ulaşılabilecek en yüksek oran olarak belirtilmiş. Bazılarında ise (Bremen, Hannover) yazan miktar, doğrudan kasaya giren para şeklinde.

Bu arada Real Madrid'in senelik ne kadar kazanacağı konusunda net bir bilgi yok ama uzmanlar senelik 25 milyon € civarında olduğunu düşünüyorlar.

7 Mayıs 2013

Beşiktaş Modeli

Özellikle Dortmund'un son üç sezonda harika bir çıkış yakalaması ve tekrardan eski günlerindeki gibi başarılı olması, buhran sürecinden çıkan o masalımsı hikaye sadece Türk futbolseverleri değil, yer yüzündeki bütün futbolseverleri heyecanlandıran bir olay. Bu başarıya ulaşmış proje özellikle Almanya'nın bazı takımlarına da örnek oldu. Başarılı olanlar kadar, zorluk çeken ve çuvallayanlarda oldu doğal olarak.

Bu modelin Türkiye'de en çok yakıştırılan kulüplerinden biri de Beşiktaş. Öncelikle ben bu düşünceye tam anlamıyla katılmadığımı baştan belirteyim. Bunun öncelikli sebebi hem Dortmund'un yapısı ve Almanya'nın futbola bakış açısı, hem de Beşiktaş'ın dinamikleridir. Beşiktaş ayrıca kendi modelini yaratacak kadar köklü ve vizyonlu bir kulüptür diye düşünüyorum ama yine de bazı noktaları iyi incelemekte fayda var.

Futbolda oyuncu kalitesinin sonuca doğrudan etki ettiği gerçektir. Yani futbol iyi futbolcularla oynanır da denebilir. Beşiktaş son bir kaç sezonda çok daha maliyetli futbolcularla, çok daha kaliteli isimlerle, daha geniş bütçeli takımlarla da yarış içinde bulunmuş ve bulunduğu konum bugün bulunduğundan farklı olmamıştı. Bunun da kendi içinde cevapları vardı mutlaka ama bugün bakıldığında alacakları zamanında ödenen ama bir o kadar kaliteli olmayan isimlerden de benzer bir sonuç elde edildi. Kısaca yetenek kadar önemli olan bir şey de organizasyon içindeki düzendir. Bu konuda Beşiktaş başarılı bir konuma gelmiştir diyebiliriz artık.

Bu sezon Beşiktaş özelinde bir değerlendirme yapılıp yeni bir yol haritası çizilecekse, masaya yatırılacak tek kişi Oğuzhan Özyakup olmalıdır. Beşiktaş ne yapmalının tüm cevaplarını Oğuzhan bizlere ve tüm Türkiye'ye göstermiştir. Henüz 20 yaşındaki bu çocuk gösterdiği muazzam performansla hem Beşiktaş'ta hem de formasını giydiği ümit milli takımda harika işler çıkarmıştır. Ve olması gereken hakkında bizlere ip uçları vermiştir.

Aynı şekilde ne yapılmaması gerektiğinin sırrı da yine bu sezon forma giyen ama katkı veremeyen diğer isimlere bakmakta yatacaktır. Sadece kariyeri ve geçmişinde yaptıkları ile sözleşme kapan isimlerin her hangi bir sportif katkı vermediği gerçeği çok net bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Kısaca geçmişi ile sözleşme imzalanan futbolculara yer verilmemelidir artık.

Beşiktaş'ın stad konusu ve yeni yeni izlerini sildiği mali zorluklardan ortaya çıkan tablo açık ve nettir. Beşiktaş'ın aynı Dortmund'un zamanında yaptığı gibi ince eleyip sık dokuması gerekmektedir. Kadrosuna dahil edeceği oyuncuları yukarda bahsettiğim ölçüde değerlendirmeli ve yatırımlarını doğru yapmalıdır. Bunları yaparken de oldukça hızlı ve atik davranmalıdır.

Peki Beşiktaş bu zorlu şartlarda nasıl bu yarışın içinde öne çıkabilir? Piyasada milyon eurolar istenen yerli oyuncu gerçeği ortadayken hem de. Mesela ciddi bir katkısı olmayan, 22 yaşında Anadolu takımında forma giyen orta seviye bir isim için istenen paralar 6-7 milyon € civarında. Bu derece yüksek paralara alınan ve büyük takımlarda üst düzey uluslararası başarı sağlamış bir futbolcu hatırlamıyorum ben. Zorlasak bile bu rakam üçü geçmez. Kötü örnekleri saymaya kalksam sayfalar yetmez ama! Çözüm nedir öyleyse?

Yol haritası çok nettir. Oğuzhan Özyakup'ların sayısını arttırmak! Bunun için zamanında nasıl Dortmund yönünü Polonya ve kıta dışındaki oyunculara çevirdiyse, Beşiktaş da rotasını Avrupa'ya çevirmeli ve kadrosunun temellerini buradaki kaliteli gurbetçi gençler üzerine kurmalıdır. Burada da dikkat edilmesi gereken husus sadece gurbetçi diye her önüne gelenin kadroya dahil edilmemesi, aksine özel olanların seçilmesidir. Bu işi başaracak birikim,kapasite ve veri Beşiktaş'ın izleme komitesinde mevcuttur. Yukardaki genç oyuncu için istenen paraya bu oyunculardan rahatlıkla bir iskelet kurulabilir.

Sadece bu yeterli olmayacak tabii ki. Asıl önemli olan yatırımın diğer kısmı olan yabancı futbolcular. Burada Beşiktaş'ın elinde çok güzel bir başka örnek mevcut. Takımın saha içindeki lideri Manuel Fernandes ve savunmanın en değerli ismi Tomas Sivok. Bu sezon gösterdikleri inanılmaz gayret ile bir başka model olarak bize ip uçları veriyorlar. Hırslı ve istekli yapıları ve verdikleri ile Beşiktaş'ın ikinci yol haritası da bu kalitedeki oyuncuları tercih etmek olmalıdır. Kalitesiz isimler almak yerine, gerekirse kiralama yolu bile uygun olabilir. Bunu benzer zorluk yaşayan Galatasaray'ın zamanında yaptığı kritik Melo transferi ile de örnekleyebiliriz.

Bunların dışında şu an ciddi sorunlar söz konusu. Öncelikle Samet Aybaba'nın kalıp kalmayacağı belli değil. Bunun dışında kongreden ötürü futbol takımının transferlerde geç kalma ihtimali var. Rakiplerin hazır bir kadro ve teknik ekiple yola çıkacağı gerçeği de çok net bir şekilde ortadayken, geçen her saniye Beşiktaş'ın aleyhine işliyor. Özellikle sözleşmesi bitecek kaliteli oyuncular bu süreçte başka takımlarla anlaşabilir. Sportif anlamda başarının anahtarı özellikle Nisan-Mayıs ayında ne ekip ne biçtiğinize bakar. Onun için süratle hareket etmek şarttır.

Sonuç olarak Beşiktaş kafalarda ama dedirten ya da tecrübe katar diye sabredilen isimlerle yolunu ayırmalı ve lider ruhlu yabancı ve kaliteli genç gurbetçi futbolculara yönelmelidir. Bunlara kadrosunda bulunan sayıları iki elin parmak sayısını geçmeyen kaliteli isimlerini de dahil edip önlerine olmazsa olmaz olan hedefi koymalıdır; Şampiyonluk!












9 Nisan 2013

Yap Boz!



Beşiktaş dün ligin zorlu diyebileceğimiz takımlarından Bursaspor ile karşılaştı. Bu sezon şampiyon olmuş takımlara karşı 7 maçta aldığı tek galibiyet, önemli isimlerin sakatlıkları ve takımın ikinci devre gösterdiği başarısız performans düşünüldüğünde bu maçın aslında nasıl biteceği belli gibiydi.Sahaya çıkan oyunculara bakıldığında dikkat çeken isimler stoperdeki Escude, uzun zaman sonra forma bulan Pektemek ve orta alanın sağındaki Oğuzhandı. Bunlara ek olarak bir de Akgün sahadaydı. 


Bu kadroya karşı Bursaspor, başta Kasımpaşa olmak üzere diğer takımların uyguladığını denedi ve bütün oyunu sağ tarafından yönlendirdi. Yakalanan bir çok pozisyonun ardından goller geldi ve Bursaspor 45 dakikada maçı kopardı. Beşiktaş ilk şutunu 44.dakikada Pektemeğin ayağından buldu. Deplasmanda oynanan Fenerbahçe maçının adeta bir kopyası yaşandı.


Stoperde Escude tercihinden çok, anlamsız bulduğum konu bu takımın tandem sorunu. Sene başından beri defalarca değişti durdu. Sivok dışında diğer oyuncuların kalitelerini yetersiz bulsam da, bir takımın en kritik bölgesiyle bu denli oynanmasına anlam veremiyorum. Sonuçta istikrarsızlık daha büyük bir sorun. Rakiplere baktığımızda bunu çok daha iyi görebiliyoruz. Bu istikrarsızlık, kalitesizlikle birleşince başarısızlık kaçınılmaz oluyor. Üzerinden 20'den fazla sene geçmesine rağmen hafızalarda yer edinmiş Baresi, Costacurta, Maldini ve Tassotti dörtlüsünü unutulmaz kılan da bu değil midir? Lig bitiyor ama Beşiktaş hala ideal bir dörtlüyü bulamadı!


Orta alana baktığımızda da karşımıza Veli diye bir kardeşimiz çıkıyor. Bu arkadaşımızın vasıflarının ne olduğunu ben hala anlamıyorum. Teknik kapasitesi yok, oyunu okuma yeteneği yok, kontrol yok, şut yok, dikine oynayamıyor. Kimilerine göre sert ve kesici bir isim. Bu maçta da muhtemelen bu yüzden oynadı. Rakibin en tehlikeli adamı Batalla'yı durdurmaktı görevi. Peki gollere baktığımızda Veli nerede? Batalla 20-30 metrede rahatlıkla ilerlerken, Veli ondan çok uzaklarda. O zaman soruyorum neden bu arkadaşımız hala bu takımda forma giyebiliyor? Benzer durumlar bir çok oyuncu içinde geçerli. Farklı mevkilerde oynayabiliyormuş gibi gözüken ama hiç bir pozisyonda bu takımda oynamayı hak etmeyen bir çok oyuncu mevcut. 


Sahaya çıkan oyunculara baktığımızda Beşiktaş yaklaşık 27 yaş ortalamasından oluşan bir 11 ile sahadaydı. Sezonun uzunca bir bölümünde de rakam bu civarlarda oldu. Bu takımın bir yarış içinde olduğu sonucunu çıkarmak yanlış olmaz. O zaman beklentide, değerlendirmede o doğrultuda olur. Sırf bu yüzden genç isimler şans bulamıyorsa, hocadan başarı beklemek bu asırlık çınarın hakkıdır. Sonuçta bu sezon sadece ligde mücadele eden Beşiktaş başarısız olmuştur. Eğer bir yapılanmaya gidilmiş olsa ve tercihlerde genç, umut vaadeden isimler forma şansı bulmuş olsa, durum çok daha farklı olabilirdi. Bu şekilde kayıp bir sezon oldu. Ne ligde, ne kupada bir başarı sağlandı, ne de alttan gelen isimler şans bulabildiler. 


Hocanın özellikle yenilgilerden sonra söylediği bir şey var, kadrom yetersiz. Yaklaşık 25 milyon €'luk maaş alan bir takımın ve kadrosundaki isimlerin çoğunun üst düzeyde futbol oynamış isimler olduğunu da unutmayalım. Beşiktaş üç kulvarda yarışan bir takım olsa hak verebilirim bu söyleme ama tek kulvarda ilerleyen bir takım için bu söylem benim için anlamsızdır. Geçen sezon şampiyon olan Galatasaray'a bakıldığında da takımın 15-16 isimle sonuca gittiğini net bir şekilde görebiliriz. Sakatlıklar konusunda da sorumlu kendi kondisyonerleri ve sağlık ekibidir. A takımda forma giyen 27 isimden Erkan Kaş dışında hepsinin sakatlık yaşamasını başka türlü değerlendirmek mümkün değil!

 Özellikle sezonun ikinci devresinde ortaya konan oyun ve anlayış Aybaba ile olmayacağını çok net bir şekilde göstermiştir. Yönetimin kısa sürede gerekli çalışmayı yapıp, şimdiden gelecek sezon için teknik ekip başta olmak üzere, takım içindeki safralardan da kurtulup doğru bir yapılanma ile uzun soluklu bir atılım gerçekleştirmesi şart. Geçen her saniye Beşiktaş'ın aleyhine işlemektedir. 

26 Ocak 2013

Beşiktaş Mali Tablosu

Beşiktaş KAP'a 6 aylık (1 Haziran - 30 Kasım) bildirimini yaptı. Burada önemli bulduğum bazı noktaları, olabildiğince sade bir şekilde aktarmaya çalışacağım. Sonra da ortaya çıkan sayılar üzerinden ufak bir değerlendirme yapacağım.

Bu bağlamda ilk olarak Beşiktaş'ın geçen 6 aylık süreçte öncelikle elde ettiği gelirlerden başlamak istiyorum. Beşiktaş bu süreçte toplamda 78.322.774TL yani 32.950.262€'ya yakın bir parayı kasasına koymayı başardı. Bu gelirlerin neler olduğunu ve geçmiş dönemle olan karşılaştırmasını aşağıdaki tablodan görebilirsiniz.


Tabloya bakıldığında geçen sezona göre gelirlerde ufak bir azalma olduğunu görüyoruz. Bunun en önemli sebebi Beşiktaş'ın bu sezon Avrupa'da oynamıyor olmasıdır. Bu yüzden öncelikle yayın gelirleri başta olmak üzere, maç hasılatlarında düşüşler göze çarpıyor. Bunun dışında Uefa galibiyet primlerinden de yoksun kalınmasının payı büyük. 

Diğer yandan başta FEDA sayesinde Kartal Yuvası satışlarının ciddi anlamda artması, bu kayıplara direnebilmeyi sağladı. Kartal Yuvası gelirlerine baktığımızda ilk 3 ayda elde edilen rakam 9.269.085TL civarlarındayken 6 ay sonucunda bu rakam 15.534.247TL'ye ulaşmış durumda. Bir önceki sezonda 3 aylık dönemde elde edilen rakam 3.327.328TL, 6 aylık süreçte ise 7.733.374TL'ye ulaşmıştı. Şu an itibari ile geçen sezona 7.800.873TL gibi bir fark atılmış durumda. Muhtemelen sezon sonunda bu fark 12-15 milyon TL civarlarında olacaktır diye tahmin ediyorum. Bu da kısaca senelik 27-30 milyon TL gibi bir Kartal Yuvası geliri anlamına gelir. Şu an için bu büyük bir başarı hatta rekor olsa da, daha da yukarılara çıkarmak şart.

Giderlere baktığımızda ise 6 aylık süreçte Beşiktaş'ın toplam gideri 79.866.535TL yani 33.599.720€ olmuş. Geçen sezon bu rakam 97.359.027TL civarındaydı. Bu giderlerle ilgili ayrıntıları aşağıdaki tablodan inceleyebilirsiniz.

Tabloya bakıldığında en önemli gider kalemi her dönem olduğu gibi futbolcu giderleri. 6 aylık süreçte ödenen toplam miktar 40.655.950TL. Bu rakam geçen sezon aynı dönemde 59.485.231TL. Kısaca Beşiktaş bu dönemde futbolcu maaşlarından %31.6'ya yakın bir tasarruf yapmış. Söz konusu tasarruf tam olarak 18.829.281TL. Burada Quaresma'nın kadroda olduğunu da eklemek gerek. Devre arası yapılan takviyelerle bu rakamda ufak bir artma olacaktır ama oranın %25'in altına düşeceğini sanmıyorum.

Bir başka dikkat çeken konu ise Federasyon giderleri. Bu giderlerin büyük bir kısmını alınan cezalar oluşturuyor. Geçmiş sezonda alınan cezalardan ötürü bu rakam 2.354.355TL iken, bu sezon 707.671TL. Bunun dışında giderler konusunda ciddi bir değişim yok. Beşiktaş'ın bir de seyahat giderlerinde de azalma var. Bunun sebebi ise UEFA'da mücadele etmemesinden ötürü yurt dışı seyahatlerde bulunmaması. Buradaki fark toplamda 2.481.506TL.

Mali tablonun genel yönetim giderleri bölümüne göz gezdirdiğimizde ise geçen döneme göre 909.502TL'lik bir artış göze çarpıyor. Bu farkın başlıca sebebi ise geçmiş dönemlerde hesaplara dahil edilmeyen ama bu dönem hesaplanan internet sitesi giderleri. Bu rakam tam olarak 1.129.659TL. Detaylı bir açıklama yapılmadığı için bu giderlerin içine neler dahil bilemiyoruz. Diğer giderlerin çoğunda azalma göze çarpıyor. Özellikle personel giderlerinde 262.852TL'lik bir tasarruf yapılmış. Bu internet giderinin detaylı bir şekilde açıklanması, şeffaflık açısından da önemli diye düşünüyorum. Yoksa kafalarda ister istemez soru işaretleri yaratacaktır.

Genel itibariyle tablonun gelir-gider kısmında denge sağlanmış gözüküyor ama Beşiktaş'ın asıl sorunu temlikli gelirleri ve geçmiş dönemden kalan borçları. Temlikli gelirlerle ilgili detayları aşağıdaki tablodan inceleyebilirsiniz.

Tabloda görüldüğü üzere maç hasılatları başta olmak üzere yayın gelirleri ve verilen senet,çek konusunda da ciddi bir bir miktar halen temlikli. Bunun dışında kira gelirleri olarak geçen Fulya'daki taşınmazlara karşılık alınan kredinin de kiralar doğru düzgün tahsil edilemediği için halen oldukça yüksek bir miktarının temlikli kaldığını görüyoruz. Eğer kiralar doğru bir şekilde tahsil edilebilirse, bu konuda bir sorun olmayacaktır. Yayın gelirlerindeki miktarın en azından 1 sezon daha bu civarlarda devam edeceğini düşünüyorum. Bunun sebebi ise kısa vadeli borçları ödemekte en önemli gelirlerden birinin yayın gelirleri olması. Beşiktaş gelecek sezon şampiyonlar liginde mücadele etme hakkı kazanırsa, gelirlerinde daha ciddi bir artış olacağı için bu miktar zamanından önce bir azalmaya da gidebilir.

Beşiktaş'ın borçlarına baktığımızda ise öne çıkan borçlar sırasıyla banka borçları, şahıslara olan borçlar, ticari borçlar ve son olarakta Faktoring borçları.  Aşağıdaki tablodan bu borçların son halini ve Mayıs 2012'deki durumlarını görebilirsiniz.

Tabloyu dikkatlice incelediğimizde banka borçlarında ufak bir gerilemeyi görüyoruz. Bu konu yukarıda bahsettiğim gibi Fulya gelirlerine bağlı çekilen krediden kaynaklanıyor. Bu borcu, genel borçtan bağımsız kendini ödeyebildiği sürece ciddi bir sorun olarak görmüyorum. Ticari borçların artmasının arkasında yatan ise geçmiş dönemden kalan borçların dahil edilmiş olması. Buna oyuncu alacaklarından, kaybedilen davalara kadar herşeyi ekleyebiliriz. Borcun bu kısmı ciddi sorun teşkil ediyor. Diğer borçlar olarak geçen ise şahıslara olan borçlar. Bu borçun yaklaşık 104.000.000TL'ye yakın bir kısmı Yıldırım Demirören'e olan borç, kalanı ise yeni yönetime olan borç başta olmak üzere, detayları belli olmayan başka borçlar. Faktoring borçları az gibi gözükse de, burada en ürkütücü olan borçların başında geliyor. Burada ödenen faiz oranları %20'ye yakın. Dolayısı ile ödemelerin büyük çoğunluğu faiz'e gidiyor. Daha basit bir dille tefeciler zengin oluyor.

Genel anlamda bütçe konusunda daha tutarlı bir yapı oluşmuş olsa da, geçmiş dönemden kalan borçlardan ötürü mali tablo genel anlamı ile olumsuz. Beşiktaş'ın rahatlayabilmesi için sportif başarı dışında, Fulya'daki kira sorununu çözmesi ve yüksek faizli kredileri bir şekilde kapatması gerekiyor. Bunun dışında borçlarının bazılarının euro ve dollar olması da oldukça tehlikeli. Kurdaki %10'luk bir değişim 20 milyon TL'ye yakın bir paranın artması ya da azalmasına sebep olabilir. Bu açıdan kredilerde ve oyuncularla imzalanan sözleşmelerde mümkün olduğunca TL'yi tercih etmeleri daha mantıklı olacaktır. Yayın ve sponsor gelirleri euro ya da dollar olsa da, ürün ve maç biletlerinden elde edilen gelirler TL olduğu için genel tabloyu etkileyecektir.

Sportif olarak bakıldığında ise futbolcu transferinde dikkatli davranılması ve bonservis ücreti ödememek konusunda gösterilen gayretin bütçeye şimdiden olumlu yansımaları olmuş durumda. Bu politikayı en azından önümüzdeki iki transfer döneminde de sürdürmek, Beşiktaş'ı ciddi anlamda rahatlacaktır. Sportif başarı ve tasarruf dengesini koruduğu sürece uzun vadede umutlu olmak gerek. Eğer vergi affı gelirse de, Beşiktaş'ın borçlarında 50 milyon TL'ye yakın bir azalma olacaktır.

En kritik ve önemli çözüm ise Beşiktaş'ın yeni stadı olacaktır. Beşiktaş'ın rakiplerinden son şampiyon Galatasaray'ın 6 ayda yaklaşık 138 milyon, Fenerbahçe'nin 115 milyon TL gelir elde etmesi bunun en net göstergesidir.




21 Aralık 2012

İlk Yarı Analizi - 12/13

Cuma günü oynanan Kayserispor maçı ile ligin ilk devresi Beşiktaş adına tamamlanmış oldu ve bir ilk yarı değerlendirmesi yapmanın gerekli zamanı geldi. Beşiktaş'ın sergilediği 17 maçlık lig performansı ile başlayıp, oyuncuların bireysel performanslarını analiz edip, en sonunda da eksiklere değineceğim. Son olarak da transfer konusunda da neler yapılması gerektiği konusunda düşüncelerimi ekleyeceğim.

Beşiktaş sezona oldukça karmaşık bir ortamda başladı, fakat ligin belli dönemlerinde gösterdiği performans ve güzel futbolla isminden en çok söz ettiren takımlardan biri olmayı başardı. Kara Kartal sezon öncesi iki büyüklü lig olmaya doğru gidiyoruz, bu takım sahaya dahi çıkamaz, sezon sonunu göremez diyenlere en güzel cevabı sahada verdi ve bir kez daha ne kadar büyük bir camia olduğunu göstermiş oldu.

En Golcü Takım

Beşiktaş 17 maç sonunda attığı 38 gol ile ligin en çok gol atan takımı oldu ve 2.23 gol ortalamasına ulaştı. Bu rakam son 5 sezonda ise sırasıyla 22, 28, 20, 25, 18 gol şeklinde olmuştu. Kısaca şampiyonlukla sonuçlanan en yakın sezona dahi 10 gollük bir fark atmış oldu. Bu rakama nasıl ulaşıldığına daha sonra bireysel oyuncu değerlendirmelerinde tekrar döneceğim.

Buna karşın kalesinde gördüğü 25 gol ile ise, bu sezon en çok gol yiyen 6. takım oldu. Beşiktaş'ın maç başına yakaladığı ortalama ise 1.47 gol. Geçmiş 5 sezonda devreyi sırasıyla 14, 18, 10, 18, 17 gol yiyerek kapatan siyah beyazlılar için bu rakam ufak bir rekor diyebiliriz. Bu konuya da daha sonra detaylı bir şekilde değineceğim.

İç Saha ve Deplasman Karnesi

İç saha karnesine baktığımızda ise bu sezon yakalanan 9 maçta 16 puan ise oldukça başarısız olarak değerlendirilebilir. Maç başına bir değerlendirme yapıldığında ortaya çıkan rakam 1.77 puana denk geliyor. Fenerbahçe'de bu rakam 16.hafta itibari ile 2.37 iken, Galatasaray'da ise 2.12 puan. Kısaca iç sahada rakiplerinden çok daha zayıf bir durumda Beşiktaş. Bu sezon 4 beraberlik,1 yenilgi ve sadece 4 galibiyetle oldukça kötü sezonlardan birini yaşıyor. Kapalı tribün için uygulanan kombine ve bilet fiyatı politikasının da bunda payı olduğunu düşünüyorum. Berabere kalınan Trabzonspor ve Galatasaray maçlarında şans ve hakem faktörleri söz konusu olsa da, Bursaspor ve Eskişehir maçlarında ise takım savunmasındaki inanılmaz hataların bedelini ödemiş oldu Beşiktaş. Kaybedilen Sivasspor maçında da geçmiş sezonlardaki kaybedilen iç saha maçlarının bir kopyasını izlemiştik; Hakim taraf olunmasına karşın, bireysel hatalar yüzünden kaybedilen 3 puan!

Beşiktaş'ın dış saha performansı ise topladığı puana bakıldığında oldukça başarılı denebilir. Deplasmanda oynadığı 8 maçtan toplamda 14 puan toplamayı başardı ve maç başına 1.75'lik puan ortalamasını tutturdu. Topladığı puanlar ile 15 puanlı Galatasaray'ın (16.hafta itibariyle) arkasından ikinci sırada yer almayı başardı. Galatasaray'ın ortalaması ise 1.88 puan. Beşiktaş'ın ligde daha kolay sayılabilecek deplasmanları ilk yarı itibari ile oynamış olmasını da belirtmekte gerekiyor. Mesela Bursa, Eskişehir, Sivas, Trabzon, Galatasaray gibi deplasmanları ikinci devre oynayacak. İlk devre zor tabir edilebilecek deplasmanlardan Gaziantep, Ordu, Fenerbahçe ve İBB maçlarını geride bırakmış olması da önemli bir avantaj. Bu dört maçtan toplanan 4 puan ise, mevcut kadronun bu konuda yetersiz kalacağının sinyallerini veriyor aslında.

Kaleci Performansları

Kaleci performanslarına baktığımızda ise Cenk Gönen'in ligde 2 maçta forma giydiğini görüyoruz. Bu karşılaşmalar sezonun ilk maçı olan İBB ve Galatasaray derbisi. 2 maçta 4 gol yiyen Cenk'in bu maçlarda kaleyi bulan 7 şutta başarılı bir performans sergilediğini görüyoruz. McGregor ise 15 maç forma giydi ve bu maçlarda toplamda 20 gol (+1 gol Kayserispor) yedi. Bu maçlarda yaptığı başarılı kurtarış sayısı ise 24. Aşağıdaki tabloda iki ismin ortalamalarını daha detaylı bir şekilde görebiliyoruz (Kayserispor maçı dahil edilmedi). Kupa maçlarını değerlendirmenin genel oyuncu tercihlerinden ötürü, hataya sebebiyet verebileceğini düşündüğüm için değerlendirmelere almadım.



Defans'ın Performansı

Defanstaki tercihlere baktığımızda ise merkezde en çok forma giyen oyuncular olarak karşımıza sırasıyla Tomas Sivok, İbrahim Toraman ve Ersan Gülüm çıkıyor. İbrahim Toraman forma giydiği maçların 10 tanesinde stoper olarak görev aldı. Bu maçlarda Beşiktaş 15 gol yerken, orta alanda forma giydiği maçlarda ise sadece 7 gol yedi. Yukardaki hesapta yenilen gol ortalamasının 1.47 olduğunu dikkate alırsak, stoperde Toraman'ın forma giydiği maçlarda bu yüksek ortalama ufak bir oranda aşılmış oluyor.

Sivok ise 1-0 kaybedilen Sivasspor maçı haricinde bütün maçlarda forma giyerek devreyi tamamladı. Gaziantepspor maçında yapmış olduğu gereksiz penaltı dışında, genel performansına bakıldığında oldukça iyi bir devreyi geride bıraktığını söyleyebiliriz. Takım geçmiş sezona göre duran toplarda daha etkisiz olmasına rağmen, attığı 3 golle bu özelliğini de sürdürüyor. Ersan ise kadroya sonradan dahil olan isimlerden biri oldu. Fenerbahçe maçının ikinci devresi itibari ile şans bulmaya başlayan Ersan, gösterdiği performansla son haftalar haricinde oldukça başarılı oldu. Onun forma giydiği  8,5 maçta yenilen 11 gol genel ortalamanın ufak farkla altında kalıyor. Bu isimler dışında forma giyen Escude ise ligde oynadığı Galatasaray, Sivasspor ve Fenerbahçe maçlarında uyumsuzluğu ile dikkat çekti. Gerçi 45 dakikalık Fenerbahçe maçında sol bek olarak oynadığını da belirtmek gerekir. Aşağıdaki tabloda geride kalan 17 maçın stoper ikililerini değerlendirebilir ve yenilen gol adetlerini inceleyebilirsiniz.


Stoperler kadar savunmanın önemli parçalarından biri de beklerdir. Milli takım maçında İsmail'in sakatlanması ve ardından Emre Özkan,Tanju Kayhan'ın kadro dışı bırakılmasıyla, sol bekteki görev Uğur Boral'ın oldu. Gökhan Süzen transferi son anda şartlar ve Emre'nin tavrından dolayı gerçekleşmeyince işlerin iyi gitmeyeceği aslında en başından beri belliydi. İşler iyice karmaşıklaşınca Emre tekrardan kadroya dahil edildi ama pek forma şansı bulamadı. Sağda ise Hilbert alternatifsiz olmasına rağmen harika bir mücadele gösterip, ilk devrenin Beşiktaş adına en uzun süre forma giyen oyuncusu oldu. Sadece sarı kart cezalısı olduğu Antalyaspor maçında forma giyemedi. Uğur Boral ise bütün maçlarda forma giydi ve Fenerbahçe maçı dışında oynadığı bütün maçlarda sol bek olarak sahadaki yerini aldı. Bu oyuncuların performanslarını ve genel savunma zaaflarını yenilen goller üzerinden değerlendirmenin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan aşağıdaki tablo önemli.


Yenilen gollere bakıldığında Uğur Boral'ın Galatasaray, Bursaspor, Antalyaspor maçlarında kademe hataları yaptığını, Sivasspor maçında da bireysel bir top paylaşımı hatasına sebebiyet verdiğini görüyoruz. Bunun dışında Fenerbahçe karşısında sol açık olarak forma giydiği maçta Gökhan Gönül'ü takip etmemesi ve Escude'nin de yetersiz oyunu yüzünden yenilen iki golde de hatalarının olduğu göze çarpıyor. Bazı duran top organizsyonlardaki adam paylaşımında yapılan hatalara girmiyorum ama bu konuda da markaj konusunda eksikliklerinin olduğunu görüyoruz. Hilbert'in göze çarpan hataları ise, rakibin kontra ataklarında kendisinin pozisyonunu yitirdiğini ve arkasına sarkan oyuncuları yakalamakta güçlük çekmesi diyebiliriz. Golle sonuçlanan bu hatalardan en önemlileri Bursaspor,Eskişehirspor ve son oynanan Kayserispor maçlarında rakibin atmış olduğu goller diyebiliriz. Üç maçta da Beşiktaş'ın o an önde olduğunu da atlamamak gerekir. Yenilen gollerden bir çoğunun duran toplardan kaynaklanması ise bu konuda takım savunmasında zaafların olduğunu gösteriyor.

Orta Saha Performansı

Beşiktaş'ın bu sezon en ilginç performansı ise orta alanda yaşandı. 4-3-3'lü oyun şablonunda görev alan isimlerin sahaya yansıttığı futbol, maçların skorlarına da yansıdı. Bu üçlünün en önemli ismi atmış olduğu goller ve yapmış olduğu asistler ile Fernandes oldu. İlerleyen dönemde forma şansı bulan Oğuzhan'ın da bu süreçte ciddi katkıları oldu. Alttaki tabloda 17 lig maçındaki ortasaha tercihlerini ve maç sonuçlarını görebiliyoruz.
Göze çarpan en önemli istatistik Oğuzhan'ın oynadığı maçlarda yakalanan başarı. Forma giydiği bütün maçlarda Beşiktaş sahadan puan ve puanlarla ayrılmayı bilen ekip olmuş. En yüksek galibiyet oranı da kendisine ait. Bunun dışında oyuncuların gördükleri kartlara baktığımızda ise durum çok daha ilginç. Bu alanda da Veli ve Oğuzhan en çok kart gören isim olarak öne çıkıyorlar. Attıkları gol oranlarına ve asistlere baktığımızda ise Fernandes diğer isimlerin açık arasında önde olduğunu görüyoruz. ( Kayserispor maçında Veli daha uzun süre aldığı için, orta alana onun ismini yazdım ve hesabı da ona göre yaptım.)


Almeida Holosko ve Olcay

Siyah beyazlıların ileri üçlüsünde en çok forma giyen isimler ise Hugo Almeida, Filip Holosko ve Olcay Şahan oldu. Galatasaray maçında Mustafa Pektemek'in sakatlanması ve Erkan Kaş'ın çok fazla şans bulamaması, bütün yükü bu üçlünün taşımasına sebep oldu. Almeida 9 gol 6 asistle en önemli silah olurken, onu 8 gol 4 asistle Holosko takip etti. Olcay ise 5 gol 2 asistle bu ikiliye eşlik etti. Atılan 38 golün 22 adedini bu üç oyuncunun atmış olması, genel tablo itibari ile çok olumlu. Bu rakamlara ulaşılmasında takım halindeki ofansif etkinliğin de önemi büyük.

Eksikler ve Transfer

Bireysel anlamda bakıldığında savunmanın solu Beşiktaş'ın şu an zayıf karnı diyebiliriz. Öncelikle bu bölgeye iyi bir takviye şart diye düşünüyorum. Yerli olarak Türkiye'nin en iyi sol beki İsmail'in sakat olması ve transfer edebilecek ikinci bir ismin olmayışı, Beşiktaş'ı bu bölgeye yabancı bir transfere zorluyor. Hilbert'in zaman zaman baş ağrıtan ama genelde başarılı olduğu ofansif yönü, diğer kanada daha dengeli ve savunma yönü kuvvetli bir isme ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Bu bölgeye bence en uygun alternatif Valencia'da bu sezon forma şansı bulamayan Fransız sol bek Jeremy Mathieu. Kendisini opsiyon hakkı olmak kaydıyla kiralanabilir. Hem güçlü fiziği hem de hızı sayesinde oldukça faydalı olacaktır. Ayrıca duran toplardaki zaafları da giderebilecek donanımlara sahip olması önemli bir avantaj olacaktır. İsmi geçen bir başka futbolcu Ziegler de, yukarıda bahsettiğim denge faktörü yönünden yeterli olabilir.

Sağ bekte alternatifsiz olan Hilbert'in çok rahat sarı kart görmesi sebebiyle ve sezon sonunda ayrılma ihtimalinden ötürü bu bölgeye de bir transfer gerekiyor. Mehmet Akgün'ün sakatlıktan bir türlü kurtulamaması ve ikinci devrenin neler getireceğini kestirmek zor olduğu için, en geç sezon sonu itibariyle buraya iyi bir transfer ihtiyacı var. Şu an Gaziantepspor forması giyen eski Kartal, Serdar Kurtuluş'un yetenek ve tecrübesi itibariyle en uygun yerli isim olduğunu düşünüyorum. Seneye yabancı sayısının 5'e ineceğini de unutmamak gerekir. Antep'te ödemeler konusunda ciddi sorunlar yaşandığı haberlerini okuyoruz. Olası bir transferde ciddi sorun yaşanacağını düşünmüyorum.

En önemli eksikliklerden biri de ileri üçlüdeki oyuncuların alternatifsizlikleri. Holosko, Olcay ve Almeida'nın önemli katkılarına rağmen olası bir ceza ya da sakatlık durumunda, ciddi sorunlar yaşanacağı gerçeği unutulmadan, buraya da her üç bölgede de oynayabilen bir oyuncu transferi gerekiyor. Gerçi sistemde bir değişikliğe gidilecek mi sorusunun cevabını bilmiyoruz. Aybaba sezon başında çift forvetli bir oyun anlayışından bahsetmişti ama şartlar onu 4-3-3'e yöneltti. Eğer sistem değişecekse çizgi oyuncusundan çok, iyi bir yardımcı forvete ihtiyaç var ama aynı oyun sisteminde devam edilecekse aranan oyuncu özelliği net olarak İngilizlerin tabiriyle ''allrounder'' olmak zorunda. Basında ismi geçen Nene çizgide ve yardımcı forvet olarak oynayabilen bir isim olduğu için bu kriterlere uyuyor ama kanatlarda fizik olarak zorlanabilir. Olurda sistem ikili forvet olarak değiştirilirse, Nene bu şekilde çok daha faydalı olur. Mevcut sistemde hem kısa vadede hem uzun vadede daha önce ismi geçen Zarate'nin çok daha faydalı olabileceğini düşünüyorum. Zarate'nin çizgiler dışında, en uçta da forma giyebiliyor olması büyük bir avantaj. Aynı şekilde yardımcı forvet görevini de çok rahat üstlenebilecek yetenekte. Bunun dışında genç olması, uzun vade planların içinde düşünülebilmesi ve Fernandes örneğinde olduğu gibi tekrardan hak ettiği değere kavuşup ilerde maddi anlamda da kazanç getirebileceği için daha olumlu bakıyorum. Bu konuda tekrardan çalışma içinde olunması en güzel haberlerden biri olurdu herhalde.

Uzun vadede giderilmesi gereken iki önemli eksiklikten birisi ise kaleci konusu. McGregor'un genel performansı ve Cenk'in bazı önemli eksiklikleri göz önüne alındığında gelecek sezon için bu bölgeye iyi bir takviye şart. Özellikle rakiplerin kalecilerinin yanında Beşiktaş'ın da puanlar kazandırabilecek kalecilere ihtiyacı var. McGregor son iki maçta bu konuda umut verse de, yine de uzun vadede neler olacağını sene sonu oturup değerlendirmek gerekir.

Diğer eksik ise Oğuzhan ve Fernandes dışındaki yaratıcı orta saha eksikliği. Bu isimlerin olmadığı maçlarda alınan sonuçlar ve rakamlar yukarda detaylıca incelendiğinde de ortaya çıkan net sonuç, bu bölgeye de en geç sezon sonunda bir transferin şart olduğudur. Kalan 17 maçı bu ikilinin tamamlayabileceğini düşündüğüm için, çok acil bir eksiklik olmasa da gelecek sezon için şimdiden bu bölge için de çalışmaların başlaması gerekir. Özellikle yerli bir oyuncunun bu bölgeye takviyesi daha faydalı olacaktır. Antalyaspor'dan Emrah Başşan, Eskişehirspor'dan Alper Potuk, Hamburg'dan Tolgay Arslan, Gladbach'dan Tolga Ciğerci ve hatta İBB'de pek şans bulamayan Taner Yalçın doğru alternatiflerden biri olabilir.

Beşiktaş'ın ilk yarı itibari ile en'lerini değerlendirmek gerekirse ;

En iyi performans: Manuel Fernandes
En kötü performans: Julien Escude
En süpriz: Oğuzhan Özyakup
En şanssız: İsmail Köybaşı
En agresif: Veli Kavlak
En centilmen: Filip Holosko
En güzel atılan gol: Manuel Fernandes (Kasımpaşa)
En güzel yenilen gol: Orhan Gülle (Gaziantepspor)
En güzel asist: Manuel Fernandes (Antalyaspor)
En güzel kurtarış: Allan McGregor (Gençlerbirliği)
En güzel sevinç: Filip Holosko - Gangnam Style (Bursaspor)

Beşiktaş 3-1 Kayserispor

Beşiktaş'ın ilk devrenin son maçındaki rakibi, ligin genç ve tehlikeli takımlarından Kayserispordu. Prosinecki'nin yönetimindeki Kayserispor'un son haftalardaki başarılı performansı, siyah beyazlıların da son haftalardaki durağan performansı maçın zorlu geçeceğinin habercisiydi.

Kara Kartal sahaya alışmaya başladığımız 11 ile çıktı. Geçen hafta sahaya çıkan kadrodan farklı olarak, cezası biten Oğuzhan'ın tekrardan sahada olmasıydı. Kayserispor'da da kadro farklı değildi. Cleyton, Bobo, Sefa ve Mouche hücum hattının arkasında Abdullah, Riveros orta sahası ve savunmada da Nurettin, Khizanisvili, Eren, Salih sahadaki isimler oldular.

Beklenti siyah beyazlıların ilk dakikalarda hızlı başlayıp skor avantajını ele geçirmesi yönündeydi ama maça iyi başlayan Kayserispor oldu. Kısa sürede üst üste önce Bobo ile sonra da Mouche ile bir çok pozisyon buldular. Beşiktaş'ta savunma ve orta alan birbirinden kopuk bir görüntü sergileyince, ilk 30 dakikada üstünlüğü tamamen rakibe verdi. Bu sırada Bobo'nun ofsayta takılan bir tane de golü oldu. Savunma ciddi anlamda zaaflar verince, Aybaba Ersan'ı erkenden oyundan aldı. Böylece Toraman stoperde devam edecek ve oyuna giren Veli de orta alana geçecekti. Aybaba'nın bu tarz hamlelerinin meşhur olduğunu biliyoruz. Mesela en son 2010/11 sezonunda Bucaspor'un başındayken Beşiktaş'a farklı kaybettiği maçta da Erkan'ı henüz 30 dakika olmadan değiştirmişti. Savunmada yaşanan sorunlar, bu değişiklik sonrası  kısmen düzelmiş oldu. Burada mühim olan Ersan'a bu durumu doğru şekilde anlatmak, zira bütün savunmanın suçunu kendisine yüklemek büyük hata olur. Çünkü Ersan hem milli takım hem de Beşiktaş için çok önemli bir oyuncu.

Bu değişiklik sonrası Beşiktaş biraz daha toparlanmaya başladı ve Kayserispor'un uyuduğu bir anında Veli, Guti'yi hatırlatırcasina defans arkasına harika bir pas attı. Bu pasla buluşan Holosko ise sakin bir şekilde golü atmayı başardı. Beşiktaş rakip bu şoku atlatamadan, kısa bir süre sonra kornerden Sivok ile durumu 2-0'a taşıdı. Üst üste yaşanan bu pozisyonlarda Kayserispor'un yaşadığı konsantrasyon eksikliğinin payı büyüktü.

İkinci devreye de aynı oyun anlayışını sürdüren Beşiktaş, sahaya yansıttığı iştahı sayesinde Olcay ile skoru 3-0'a taşımayı başardı. Burada dikkat çeken Beşiktaş'ın öne geçtiği maçlarda, hücuma çıkışlardaki başarısı. Kontra ataklarda gösterilen performans ve pas tercihleri konusunda Beşiktaş sonuca her zaman gidemese de mükemmele yakın bir performans sergiliyor. Oyuncuların kapasitelerini sonuna kadar zorluyor olması da önemli bir etken. Çoğu oyuncu bireysel anlamda bu seviyelere geliyorsa, burada takdir edilecek kişi hocanın ta kendisidir.

3 gol atılır da gelenek bozulur mu? Skor avantajı yakalandı sakin bir maç izlenecek diye beklerken, önce Almeida sakatlandı ve çıkmak durumunda kaldı. Bu sırada rakip skoru 3-1'e getirdi ve kabus dakikaları başladı. Oyun kontrolü tekrardan Kayserispor'a geçti ve maç tek yönlü bir hal aldı. McGregor'un başarılı performansı ve savunma hattının dikkati sayesinde skorun artmasına izin vermedi Beşiktaş.

Beşiktaş her geçen gün eksiklerine ve zor şartlarına rağmen daha da iyi olacağını herkese gösteriyor. Beşiktaş sene başında kalmak isteyenlerden oluşan bir takım olarak, ikinci devrede herkesi ters köşe yapmaya da devem edecek gibi gözüküyor. Bu dengeyi bozmadan ince eleyip, sık dokumak gerekir.  Beşiktaş'ı isteyenleri aman dikkatli seçelim.

17 Aralık 2012

Gençlerbirliği 1-1 Beşiktaş

Beşiktaş 16.hafta'nın açılış karşılaşmasında Ankara deplasmanında Gençlerbirliği ile karşılaştı. Fernandes'in sakat, Oğuzhan'ın kart cezalısı olduğu bu maçta siyah beyazlıların nasıl bir performans göstereceği merak konusuydu.

Beşiktaş sahaya bu eksikliklerinden ötürü bazı değişikliklerle başladı. Oğuzhan'ın yokluğunda onun yerine sahada Veli vardı. Fernandes'in yerine ise geçen maçlarda olduğu gibi kısmen ofansif rolüyle Necip yer alıyordu.

Maç öncesinde bu planın geçmiş maçlarda olduğu gibi tutmayacağını düşünüyordum. Çünkü bu orta saha yaratıcılıktan yoksun olmasının dışında, görev dağılımı konusunda da oldukça sıkıntı yaşıyordu. Bu maçta da durum pek farklı değildi. Veli Kavlak maçı İbrahim Toraman'ın ekseni etrafında yer alarak tamamladı ve takımın hücumsal anlamda çoğalamamasının en büyük sebeplerinden biri oldu. Toraman'ın tek başına yapabileceği işlerde gölge rolü üstlenmiş oldu. Bu tercihten ötürü Aybaba'yı eleştirmek adaletsizlik olur diye düşünüyorum ama Olcay'ı orta sahanın önünde kullanıp, sol bekte Uğur yerine Emre'yi kullansaydık ve Uğur'u da Veli yerine sol önde değerlendirsek daha faydalı bir takım olabilirdik diye düşünüyorum. Maçtan önce dileğimde bu kadro seçimiydi, hatta mantıklı tek kadro seçimi de buydu.

90 dakika boyunca sahadaki en etkili isimin Olcay Şahan olması da bu düşüncemin mantıklı olduğunu gösteriyor. Olcay'ın Almeida'ya yakın oynadığı zamanlarda rakip takımın dengesinin bozulduğu bir gerçek. Maç boyunca yakalanan pozisyonlarda da özellikle bu iki ismin hep ön planda olması bu düşüncemi destekliyor.
Karşılaşmanın 19. dakikasında Gençlerbirliği kazandığı bir serbest vuruş sonrası, Beşiktaş adam paylaşımındaki zaaftan ötürü golü yiyen taraf oldu. Hatalara en geriden başlamakta fayda var. Öncelikle McGregor'un topu çok rahatlıkla çıkıp uzaklaştırması gerekirdi. Bunun dışında Ersan ve Sivok ikilisinden bir tanesinin bu topu uzaklaştırabilmesi için aslında ortam çok müsaitti. Bir başka hata ise Kulusiç'e eşlik etmeyen Uğur Boral'ın, olduğu yerde kalması ve pozisyonu izlemesiydi. Takımın top kullanılmadan komple içeri doğru hareket etmesi de yapılabilecek en büyük hatalardan birisiydi. Bu tarz hataların sayısı birden fazla olunca, gol olmaması da kaçınılmaz oluyor tabi. Beşiktaş ilk devre kötü bir oyun sergilemesine rağmen, Olcay'ın şutunda top Aykut'a çarparak Ramazan'ı şaşırttı ve ağları buldu. Kaleyi bulan ilk topun gol olması Beşiktaş adına büyük bir şanstı.
İkinci devre ise Beşiktaş daha çok mücadele etmeye başladı. Özellikle Olcay ve Almeida'nın yakaladıkları pozisyonlar ve takımın mücadelesi son 10 dakikaya kadar çok değerliydi. Kara Kartal kulübeden destek konusunda sıkıntı yaşayınca, ister istemez tempo düştü ve maç berabere sonuçlandı.

Son iki haftada kaçan 4 puan Beşiktaş'ı zirveden uzaklaştırmış olsa da, kazanılacak bir Kayseri maçı tekrardan toparlanmak için çok önemli. En azından farkı arttırmadan devreyi tamamlamak Beşiktaş'ın şu an en önemli hedefi olmalı.

16 Aralık 2012

Sizin yatacak yeriniz yok!


Marketing uzmanı Güven Borça'dan güzel bir yazı. Üç büyüklerin marka değeri ve medya tarafından yaratılan suni dünya derbisini çok güzel bir şekilde değerlendirmiş. Eski bir yazı olmasına rağmen, güncelliğini halen korumakta.  
Ürüne dair özellikler, (USP)uzun vadede rakiplerden ayrışmada yetersiz kalır. O yüzden hepimiz markalarımızı kalıcı/evrensel değerler üzerine oturtmaya çalışır, onlara bir nevi ruh üfleriz. Kimliğini, kişiliğini, hayata kattıklarını, değerlerini tarif eder ve bunlar etrafında hikayeler kurgularız. Semboller, metaforlar geliştirir, marka işbirliklerini yönetiriz.
 Zaman zaman futbol takımlarına da bu çerçeveden bakmaya çalışırım. Burada özellikle üç büyükleri birbirinden ayrıştıracak marka fikirlerini birkaç kez yazmışlığım var. İstedim ki birileri buradan kendisine görev çıkarsın ve bu anlı şanlı markalarımız için kimlik-konumlandırma çalışması yapsın. Çünkü bence bunları birbirinden ayrıştıran soyut unsurlar çok az ve birbirileriyle, hakemlerle itişmeleri, şikeler filan da özünde bundan kaynaklanıyor.
Orta boy bir şehir takımının ayrıştırıcı marka değerleri o şehirle veya bölgeyle koşut gider. Trabzonspor’un marka değerleri Trabzon ve Karadeniz’den beslenir. Aynı şeyi Bursa, Eskişehir veya Napoli için de söyleyebiliriz. Bu takımlar şehirleriyle özdeştirler. İletişimciler reddi miras yapmadıkları sürece kimlikli, kişilikli markalar olarak hayatlarını sürdürürler.
Bazı büyük şehirlerin birden fazla büyük takımı vardır. Genelde iki. Bunlar da çoğunlukla yirminci yüzyılda sağ-sol politika temelinde ayrışmışlardır. Milan-İnter, Roma-Lazio, Everton-Liverpool gibi. Mavi renkli olanı sağın, patronların, kırmızı renkli olanı solun, işçilerin takımı. Bugün hepsi patronların takımı olsa da hala geçmişin izlerini, hikayelerini taşırlar.  
İşte İstanbul büyüklerinin sıkıntısı burada. Üçü de İstanbullu ve üçü de yüz senede nüfusu yüz kat artan kimliksiz şehrin karmaşası içinde kaybolup gitmişler. Bu üçlü içinde Beşiktaş’ı ayıran değerler biraz daha net. Öncelikle Türkiye’nin en marka taraftar grubu Çarşı’ya sahipler. Beşiktaş kültüründe daha fazla aidiyet, kendini adama ve fedakarlık var. En son FEDA kampanyası, “Beşiktaş sen bizim her şeyimizsin”  sloganı örnektir. Bir semte yakınlık da daha belirgin BJK’da… Filan.  
Ama Galatasaray ve Fenerbahçe’nin ayrıştırıcı unsurları, soyut değerleri çok daha az. Öncelikle bir yere bağlılıkları yok. İsimlerini taşıyan semtler çok küçük. Fenerbahçe alanı biraz daha geniş tutup Kadıköy ile yakınlaştırılabilir belki ama Fenerbahçe Cumhuriyeti diyorlar,  Fenerbahçe Türkiye’dir diyorlar ve Kadıköy marka bağlantısını kendileri bilerek kesiyorlar.
Galatasaray’ın ise bir okul bağlantısı var farklı olarak. Ancak onlar da kendilerini seçkin bir zümre ile kısıtlamak yerine daha kitlesel bir duruşu tercih ediyorlar. Aslında bu konuda resmi bir irade/tercih filan görünmüyor. Ben olsam Galatasaray markasına okuldan bazı değerleri taşırdım.  Tabi bu tür kararlar ciddi taraftar araştırmaları sonrasında alınmalı ama malum, bunları yapacak bütçeleri yok.  
Bir araştırma yapılsa ve GS/ FB taraftarlarının önüne bir grup sıfat, değer ve kişilik özellikleri atılsa ve de kendi takımlarına uygun olanları seçmeleri istense, ortaya istatistiksel olarak anlamlı bir ayrışma çıkacağını zannetmiyorum. Benzer bir şekilde taraftar profil araştırması yapılsa, değer ve kişilik anlamında taraftarların ayrışacağını da zannetmiyorum. Çünkü ortada böyle bir söylem bütünlüğü görünmüyor. Hepsi “en büyük”. Eskiden takımların oyun stilleri ve transfer politikaları belki bir ayrışma sağlıyordu. FB daha çok yıldızların toplandığı ve keyfe yönelik futbol oynarken GS takım ruhunu yansıtan agresif futbol sergiliyordu. Ancak günümüzde her takım hem hücumu, hem defansı oynayıp hem takım organizasyonuna hem de bireysel yeteneklere ihtiyaç duyuyor. O yüzden bugün  Barça’nın “tiki taka”sı dışında kimse oyunla, ekolle ayrışamıyor.
GS ve FB’nin ayrıştırıcı bir felsefesi, üzerine oturduğu bir damarı olmadığı için kendilerini birbirlerine karşı konumlandırıyorlar. (The law of opposite – Ries&Trout) Özellikle Fenerbahçe’nin GS düşmanlığı dışında tutunacak pek bir dalı yok. Ancak Galatasaray’a gol atınca gerçek Fenerli olunması da bundan. Adına da ezeli rekabet diyorlar. Renkler ve semboller dışında iki markayı bir birinden ayıran bir şey yok. Maçlarda taraftarın söylediği marşların, şarkıların yüzde 90’ı aynı. Mehter marşıyla başlayıp biricik sevgilim ile bitiriyorlar.
Bizim yöneticiler de sanayicilerimiz gibi ürüncü. Zannediyorlar ki en iyi hoca ve ekibi bulduğunuzda iş bitecek. Marka takımları birleştiren harç olan soyut değerler, hikayeler ve kavramlar gözden kaçıyor. İstanbul’dan üç büyük marka çıkarmaya çalışırken şehrin kozmopolit yapısından fazla bir değer ürememesi takımlarımızın en büyük handikapı. Ancak bunu aşmak için en ufak bir çaba da yok.
Burada bahsettiğim marka çalışmaları iyice bir futbolcuya verdikleri paranın yüzde birine yapılır. Ancak vermezler. O yüzden zamanın Hülya-Gülben rekabeti gibi birbirinden beslenip durumu magazinel seviyede sürdürürler. Birinin stadında öbürünün kupa alamamasının sebebi de budur. Çünkü bunların özde birbirinden farkı yok. Bunların yatacak yeri yok.  Bütün kaynakların İstanbul’a aktığı dönemde bol gübre ile hıyar gibi büyümüşler. Sonra o gücü kullanıp Anadolu’yu kurutmuşlar, alavere dalavere ile bir güç biriktirmişler ama o güç de anca annemizin ligine yetmiş.
Bunları bir marka zanneden sponsorun parasına yazık. Bunlara alternatif çıkaracak bir irade ortaya konulamamasına daha da yazık.

Güven Borça

11 Aralık 2012

Beşiktaş 2-2 Eskişehirspor

Beşiktaş ligin 15.haftasında kendi evinde ligin iyi futbol oynayan ekiplerinden biri olan Eskişehirspor ile karşılaştı. Kalan kritik üç maçtan ilki olan bu maçı, zirvede sağlam bir şekilde durabilmek için kazanmak gerekiyordu.

Beşiktaş her zaman yaptığı gibi maça fırtına gibi başladı ve kısa süre içinde iyi bir sezon geçiren Holosko ile öne geçti. Ardından güzel futbolunu da sürdürdü ve ilk yarı boyunca genel performansının da ötesinde bir oyun sergiledi. Kaçan pozisyonlar bir kenara, maçı tam anlamıyla domine eden taraf olmuştu Kara Kartal. Değerlendirilemeyen pozisyonlardan 2 dakikalık bir klip bile yapılabilirdi.

Aynı futbol anlayışı ikinci devrede de devam etti. Beşiktaş rakibe üstünlük sağlamanın dışında, diğer maçların aksine bu sefer boş alan da bırakmıyordu. Bu başarılı performans Eskişehir'in savunma anlayışında da risk almasına ve oyuncuların hatalı pozisyon almalarına sebep verdi. Bu sırada yakalanan pozisyonların birinde Oğuzhan'ın Almeida'nın sol ayağına servis ettiği pas ile skor 2-0'a taşınmış oldu. Almeida topa vuruşu ile siz bana böyle pas verirseniz, ben ayağımla da atarım der gibiydi. Oğuzhan'ın o aradan Almeida'nın önüne bıraktığı pas bile, ne derece akıllı bir oyuncu olduğunu bir kez daha göstermiş oldu.

Diğer maçlarda olduğu gibi siyah beyazlılar skoru iyice ele geçirince, yine geriye yaslanmaya başladılar. Buna rağmen ciddi hatalar yaşanmazken, Necibin kontrolsüz müdahelesinde Diego yerde kaldı ve hakem Barış Şimşek penaltı noktasını gösterdi. Ortayı yapanın (Servet) ve pozisyona giren oyuncunun (Diego) rakibin stoper ikilisi olması ise rakibin kontrolü yitirdiğinin aslında en güzel göstergesiydi.

Penaltı sonucu skor 2-1'e gelince, Beşiktaş yine o gereksiz ürkek oyun anlayışına büründü ve kısa sürenin ardından son saniyelerde rakibin 80 metreyi paslarla geçmesi sonucu oyuna dengeyi getirdi. Golü yerken geride 6 oyuncunun olması ise sorunun dengesiz yakalanmaktan çok, psikolojik olduğunu göstermiş oldu. McGregor'un ise yakın köşe yerine, uzak köşeyi kapatması ise topun ağlarla buluşmasını kolaylaştıran bir başka faktördü.

Bu sorunun çözülmesi için bazı çalışmalar yapıldığını, Aybaba'nın akşam lig tv'de yaptığı açıklamalardan anlıyoruz. Hilbert'in mesela son dakikalarda dahi skoru değiştirmek için kendini ileri atmasından örnekleyerek bunlardan bahsetti. Belkide bu takımı durdurmamak gerekiyordur? Benzeri örneklerini özellikle Hollanda liginin takımlarından izliyoruz. Bu takımlar skordan bağımsız bir şekilde, öncelikle devamlı önde baskıyı sürdürmek hedefindedir. Belki de değişime burdan başlamak gerekiyordur diye düşünüyorum. Sadece bireysel anlamda bu oyuncular buna nasıl motive edebilinir, nasıl hazırlanılır ona çalışmak gerekir. Sonuç itibari ile Beşiktaş önemli bir maçtan 1 puanla ayrıldı ama bu kayıp 80 dakika boyunca gösterilen performansı kesinlikle gölgelemedi. Önemli olanda bu diye düşünüyorum.

2 Aralık 2012

Ezber Bozar 1-2

Dün akşam Beşiktaş ligin kendi evinde en güçlü takımlarından biri diyebileceğimiz Ordusporla karşılaştı. Sahaya en önemli eksiği Fernandes dışında, beklenen kadroyla çıkmıştı Kara Kartal. Sadece sol bekte Emre yerine yine Uğur oynuyordu.

Maç öncesindeki tahminlerimde dengenin Beşiktaş lehine bozulması için Necip ve Oğuzhan'ın performansının belirleyici olacağını düşünüyordum. Maç içinde Necip ofansif anlamda çok bir şey yapmamış olsa da, onun bu açığını Oğuzhan başarıyla kapatmasını bildi. Aynı şekilde Oğuzhan'ın defansif eksikliklerinde de Necip iki kişilik oynayarak dengeyi korudu. Bu uyum rakibin orta sahasındaki direncle baş etmenin tek yoluydu ve sonuç olarak galibiyeti getirdi.

Bu maçı diğer maçlardan ayıran bir başka nokta ise, Beşiktaş'ın bu sezon ligde ilk defa geriye düştüğü bir maçı kazanmasını bilmesiydi. Rakibin Orduspor olması da bu anlamda oldukça önemli. Sıradan bir takım karşısında bu başarının çok bir anlamı olmaz. Rahatlıkla Orduspor için ligin en iyi savunma disiplinine sahip olan ekibi diyebiliriz. Dolayısı ile bu takıma karşı geri düşüp, maçı çevirmek gerçekten büyük bir başarıdır.

Beşiktaş'ın dün bir başka artısı da, öne geçtiği dönemde skoru elinde tutmayi bilmesiydi. Tam anlamıyla takım savunması oturdu diyemeyiz ama takımın alan daraltma çabaları ve mücadelesi oldukça iyiydi. Gereksiz yerlerde yapılan anlamsız fauller dışında, hiç bir ciddi tehlike yaşanmadı bile diyebiliriz. Buna rağmen takımın skor avantajını eline aldığında, ileri çıkışlarda Oğuzhan ve Almeida'ya eşlik eden olmayınca bu takımı tam anlamıyla skoru korumaya yöneltti. Burada Holosko ve Olcay'ın daha etkili olması gerekirdi. Holosko 12.447m koşarak lig ortalamasının çok üstünde yer alsa da, bunu takımın hücumsal etkinliğine yansıtamadı. Olcay da genel performansından çok uzak kalınca, oyundan alınması kaçınılmaz oldu. Yedek kulübesinin etkin olmayışı bu durumlarda çok net bir şekilde ortaya çıkıyor. Teknik ekibin yapılacak olası transferlerde bu eksikliği göz önünde bulundurması şart.

Beşiktaş 4 maçlık zorlu serinin ilk maçını başarıyla tamamladı ve diğer maçlar için umut verdi. Kalan maçlarda sergilenecek performans, Beşiktaş'ın sezonun kalan bölümünde neler yapabileceğini net bir şekilde gösterecektir. Henüz ligin sadece 14.haftasını geride bıraktığımız gerçeğini unutmadan, ayaklar yere sağlam bir şekilde basmalıdır.

Bir başka önemli olan ise galibiyetlerle pekişen takım ruhu. Aybaba'nın bu sezon takıma kazandırdığı en önemli katkı da burada gizli. Beşiktaş futbol takımında bir sahiplenme ve bir dayanışma görüyoruz. Hoca'nın bu konuda katkısı çok büyük. Teknik ekipler gelip geçicidir ama takım içinde yaratılan bu arkadaşlık ortamı kalıcıdır. Bu açıdan gece yarısı antremanları, beraber yapılan menemen partileri önemlidir.



24 Kasım 2012

Lider Buraya

Beşiktaş ligin zayıf ekiplerinden Akhisar'ı konuk ettiği 13.Hafta açılış maçında sahadan 3-1'lik galibiyetle ayrılmayı başardı. Sahaya geçmiş haftalardan alıştığımız orta saha kurgusu ve ofans hattı ile fırtına gibi başladı Kara Kartal. Defans kurgusunda ise ufak değişiklikler vardı. Öncelikle haftalardır savunmanın dengesini bozan Uğur Boral yerine, defalarca üstünde durduğum Emre Özkan forma şansı buldu. Stoperde ise Ersan yerine, Toraman ve Sivok ikilisi görev aldı.

Henüz maçın üçüncü dakikasında Hilbert'in defansı tarumar etmesinin ardından Holosko ile açılış yapıldı. Kısa süre sonra sahnedeki isim yine Holosko oldu ve dakika 7'yi gösterdiğinde omuzu ile ikinci golü attı. Hakemin garip tavırlarına rağmen, Beşiktaş durmamakta kararlıydı ve günün en formda isimlerinden Hilbert, Almeida'nın defans arkasına attığı uzun topta skoru 3-0'a taşımayı başardı.

İlk 20 dakikadaki bu Kara Kartal misali saldıran ve baskı kuran Beşiktaş'ı en son ne zaman böyle istekli ve arzulu gördüm, inanın hatırlamıyorum. Kaleciden, en uçtaki oyuncuya kadar herkes çok iyi motive olmuş ve lider olmak için inanılmaz istekli ve arzulu bir oyun sergiliyordu.
Rakibe darbeyi bu kadar erken vurmak, ilerleyen dakikalarda Beşiktaş'ın işini daha da zorlaştırdı. Önceki haftalarda yaşananlara benzer sahneler görmeye başladık. Özellikle ikinci devrede Beşiktaş, topun kontrolünü  tamamen rakibe verdi ve beklemeye başladı. Rakip Akhisar bile olsa, toptan bu denli uzun süreler uzak kalırsanız golü yersiniz. Öyle de oldu! Ardından yapılan değişikliklerde fayda etmeyince, üstüne bir de Almeida atılınca maçın tadı bir anda kaçtı. Olcay'ın çizgiden top çıkarması olmasa, son dakikalarda yine bir kanser sendromu yaşayabilirdi taraftarlar.

Sonuç itibari ile bu gerçekleşmedi ve Beşiktaş sahadan üç puanı alan taraf oldu. Böylelikle uzun bir süre sonra liderliğe oturdu ve bu zorlu sezonda cümle aleme Beşiktaş'ın kolay bir lokma olmadığını da göstermiş oldu. Beşiktaş iyi performansını ne zaman 45 dakika yerine 90 dakika geneline yaymayı başarırsa, asıl o zaman duyulacak ayak sesleri.

Oyuncu Performansları

Maçın Beşiktaş açısından en parlak geçen ilk 20 dakikasında İbrahim Toraman'ın hataları pasları dikkat çekti. Özellikle ileri yollanan uzun toplarda, nerdeyse her topu rakibin alması irdelenmeli. Bu açıdan stoperde Toraman'ın oynamasının faydadan çok zararı olduğunu düşünüyorum. Kendisinin defansif ortasahada daha başarılı olduğunu da belirtmekte fayda var. Gerçi Necibin son dönemdeki başarılı performansıdan sonra orası da zor gibi.

Beşiktaş orta sahasında forma giyen Necip, Oğuzhan ve Fernandes orta ve üst düzey Avrupa takımları ile yarışır bir kaliteye sahipler. Uzun vadede bu üçlü bozulmaz ve alternatifleri de en az onlar kadar başarılı olursa, Beşiktaş için aydınlık günler yakındır.

Dün akşam Holosko ve Hilbert'in performansları da göz doldurdu. Holosko'nun motivasyon ve hırsının en net analizini attığı golde topa vurduğu şiddetten anlayabiliriz. Radara takılmış olsa (120km/h), ödeyeceği ceza epey yüklü olurdu sanırım.

Emre'nin performansı çok üst düzey olmasa da, defansif anlamda takıma oldukça direnç kattı. Akhisar'ın en tehlikeli oyuncusu sayılabilecek Kenan ile maç boyunca başarılı bir mücadele içinde oldu. Zamanla maç temposunu kazandıkça, uzun vadede iyi bir 18 oyuncusu olacağını düşünüyorum. Mevcut durumda ise kadroya yazılacak ilk isim olmalı.


19 Kasım 2012

Gol var!

Beşiktaş dün deplasmanda sezonun flaş ekiplerinden Antalyaspor ile karşılaştı. Başarılı futbolu ile dikkat çeken Antalyaspor karşısında, Kara Kartal'ın başarılı bir karnesi (1998'den beri yenilgisi yok ) olmasına rağmen yine de acaba bir puan kaybı olur mu düşünceleri de vardı. Bunda diğer büyük takımların bu hafta yaşamış olduğu puan kayıplarının da sebebi olduğunu düşünüyorum. Takımlar böyle durumlarda genelde gereksiz bir baskı yaşar ve puan kaybı yaşarlar. Beşiktaş'ta da bunu sıkca yaşayan bir ekip.

Siyah beyazlılar sahada cezalı Hilbert'in yokluğu dışında, alışmaya başladığımız kadrosu ile yer aldı. Bunun dışında çok önemli bir değişiklik vardı. O da her geçen gün daha da oturmaya başlayan stoper ikilisinden Sivok'un yerine Toraman'ın tekrardan stoper olarak sahada yerini almasıydı.

Sağ bekteki Mehmet Akgün tercihinin ne kadar doğru bir hamle olduğu, maçın hemen başında Almeida'ya yaptığı harika asistle adeta ispatlanmış oldu. Aynı zamanda rakibin en etkili oyuncularından Tita'yı da kontrolü altında tutması, oyuncuyu etkisiz kılması da değerliydi. Ama tam hazır olmaması sebebi ile sakatlanıp çıkması Beşiktaş'ın zayıf olan savunma anlayışını daha da zayıflattı.

Orta sahada ise Necip etrafına ayak uydurdu ve harika bir performans sergiledi. Daha önce sıkça yazdığım küçük üçgenlere bir şekilde dahil olmaya başladı. Özellikle Oğuzhan ile olan paslaşmaları, dikine oynayıp adam eksiltmeleri maçın en güzel detaylarından biriydi. Bu sayede oyunun özellikle ilk devresinde takımı ayakta tutan, orta alandaki bu uyumdu. Beşiktaş'ın hem genç hem de kaliteli bir orta sahası oluşmaya başlıyor. Kalite demişken Fernandes'in Almeida'ya yaptığı asistten bahsetmezsek olmaz. Beşiktaş'ın çok değerli ve önemli bir oyuncusu olduğunu her defasında gösteriyor. Yıldız mı değil mi orası önemli değil ama bir gerçek var; Fernandes tek başına, bu takıma en az iki derece sınıf atlattırmayı başarıyor.

Almeida ve gol demişken attığı gollerden de bahsetmek gerekir. 5 senenin ardından Beşiktaşlı bir futbolcu hatrick yapmayı başarabildi. Özellikle bu sıralar isteği ve arzusu muazzam. Her hafta deplasman, iç saha demeden çıkıyor ve elinden geleni yapıyor. Attığı gol kadar önemli bu özverisi. Mesela Fernandes'in Kasımpaşada attığı gol öncesindeki takipciliği ya da dün oynanan maçta her zaman doğru yerde bulunması güzel örneklerden sadece göze çarpanlar. Umarım bu mücadelenin sırrı yeni bir transfer için değildir ve burada mutludur. Zira iyi bir yardımcı forvet ile çok daha iyi işler yapabileceğine eminim.

Güzel şeyler kadar göze çarpan kötü şeylerde oldu. Beşiktaş'ın sol tarafında ciddi sorunlar yaşanıyor. Ön tarafta Olcay baskılı oyunundan ötürü zaman zaman geri gelmekte zorlanıyor, gelse bile takipciliğini sürdürecek enerjisi kalmıyor. Daha da önemli sorun ise Uğur Boral. Ciddi anlamda takım savunmasının dengesini bozması bir yana, mücadelelerde de çekingen oynaması Beşiktaş'ın rakiplerinin iştahını kabartıyor. Emre Özkan'ın en azından denenmesi gerektiği gerçeği her geçen gün daha da net bir şekilde gün yüzüne çıkıyor. Benzer sorunu sağ tarafta da yaşıyor Kara Kartal. Mehmet'in sakatlanıp çıkmasından sonra Toraman'ın o bölgede oynaması ve devamlı pozisyonunu yitirmesi, Antalyaspor'u maçın sonuna kadar direnmesini sağlayan bir başka önemli konuydu. Bu açıdan geleceğin Beşiktaş'ı adına, en geç sezon sonunda bu bölgelerde ciddi anlamda düzenlemelere gidilmesi gerekiyor. Bu defoları önlemek için maç içinde orta alanda yapılan değişikliklerin bile fayda sağlamaması da bu durumla bir kez daha yüzleşmemizi sağladı.

Sonuç itibari ile kazanılması zorunlu olan ve oldukça zor bir maçtan, Beşiktaş galip ayrıldı ve yukarı doğru tırmanmaya devam etti. Rakiplerinin Avrupada oynaması sebebiyle kritik dönemlere gireceği bu süreçte, kalan maçlarda alınacak galibiyetlerle Beşiktaş'ın bu sezon ne yapabileceğini daha iyi yorumlayabiliriz. İzleyenlere böylesine keyifli bir maç sunan Aybaba ve Özdileğe de ayrıca teşekkürler.

10 Kasım 2012

Sercan Sararer (22)

Sercan Sararer makinist bir Türk baba ile İspanyol bir annenin çocuğu olarak 1989 yılında dünya'ya gelir. Futbola 5 yaşında FC Rötenbach takımında başlar. 10 yaşına kadar bu takımda forma giydikten sonra, bölgenin güçlü ekiplerinden sayılan Nürnberg ve Greuther Fürth'ün dikkatini çeker. Bu süreçte tercihini, babasının arkadaşının görev aldığı Fürth takımından yana kullanır. 18 yaşında profesyönel olana kadar Fürth'te bütün kategorilerde forma giyer ve daha sonra da A takımın bir parçası olur. A takımla ilk resmi müsabakasını da 2008/09 sezonunda oynar.

Daha önce başta Oğuzhan Özyakup olmak üzere bazı genç isimlerden bahsederken değindiğim alt yapıya verilen önem konularında, alt yapısı güçlü olan takımların genç oyuncuları mesafe tanımadan okuldan antremana, oradan da evlerine götürdüklerini yazmıştım. Sercan'ın Fürth ile olan sürecinde böyle bir durum olmamış. Bunda Fürth'ün mevcut ekonomik yapısı ve imkanlarının yetersiz olmasının payı olduğunu düşünüyorum. Bu sebepten ötürü Sercan antreman ve maçlar için uzunca bir süre, günde 140km yol yapmak durumunda kalmış. Ailesinin gösterdiği fedakarlığı takdir etmek gerekir.

A takıma yükselişi ise Alman futboluna daha önce bir çok genç futbolcuyu kazandırmış bir isim olan Bruno Labbadia sayesinde olur. Labbadia, Sercan'ı bir gün Fürth'ün ikinci takımında oynarken izler ve kendisi hakkında bilgileri görevlilerden alır. Hemen ardından da kararını verir ve Sercan artık 17 yaşında A takımın bir parçası olur. O sezon boyunca antremanları A takımla yapar ve ikinci takımla maçlara çıkar. Attığı goller ve başarılı performansının ardından, bir sonraki sezon artık A takımın tam anlamıyla bir parçası olmuştur. Bu süreçte hem A takımda hem de ikinci takımda forma giyer Sercan.

2009/10 sezonu'nun başlarında çok fazla şans bulamasa da, A takımda zaman zaman süre almayı başarır Sercan. Bu süreçte takımın başarısız bir sezon geçirmesinin ve teknik direktör tercihlerinin genç oyuncunun oynayamamasında etkili olduğunu düşünüyorum. Kaderi de aslında bu sezon değişir. Takımın ikinci devre başına geçen Michael Büskens ile süre bulmaya başlar ve gelecek sezonun planları içinde önemli bir isim olmayı başarır.

Sercan'ın ciddi anlamda ilk olarak dikkat çektiği sezon ise 2010/11 sezonu olur. Sakatlıklar dolayısı ile ofansıf hattın kanat bölgeleri yerine zaman zaman forvette de oynar ve çok başarılı bir sezonu geride bırakır. Aynı sezon kısa süreliğine Burak Kaplan'ın da forma giydiği Fürth sonuna kadar üst sıraları zorlar ama Bundesliga'ya yükselme başarısını gösteremez. Büskens'in genç oyunculardan oluşan takımında, o sezon Sercan 1678 dakikada 8 gol ve 4 asistle tamamlar. Büskens'in en gözde oyuncularından biri olmayı başarır ve bu bir sonraki sezon adına da önemlidir. Çünkü takımın bankosu olmayı başarmıştır.

Asıl patlamasını ise geçen sezon yapar ve Fürth ile Bundesliga'ya yükselme başarısı gösterir. Bu başarıda en büyük paylardan biri de Sercan'ın kendisine ait. Sezon boyunca ofansif hattın sağında ve solunda gayet başarılı bir performans sergilemesi ve 34 maçın tamamında forma giymesi dikkatleri çeker. Ligde attığı 9 golün yanında, 13 de asist yapmıştır. Bunun dışında canlı izleme şansı bulduğum kupa maçında amatör küme takımlardan Eimsbütteler TV'ye karşı, forvet olarak forma giydiği maçta da 4 gol atar. Bu başarılı sezon sayesinde Abdullah Avcı ve ekibinin de dikkatini çeker Sercan Sararer ve milli takıma davet edilir. Milli takımın yaz kampında gösterdiği başarılı performans ve özellikle Portekiz ve Gürcistan maçları onun Türkiye'de de çoğu futbolsever tarafından tanınmasına sebep olur. Kendisiyle daha önce Hiddink tarafından iletişime geçilmiş olmasına rağmen, milli formayı giyme şansı Avcı dönemine nasip olur.

Bu ilgi odağının neticesinde başta Fenerbahçe olmak üzere ismi bir çok İstanbul ekibi ile anıldı. Greuther Fürth'ün Bundesliga'da oynayacak olması ve Sercan'ın çocukluk hayalini gerçekleştirmek istemesi yüzünden olmadı. Bundesliga'da bu sezon şu ana kadar forma giydiği maçlarda istenileni veremeyen Sercan, menajeri Fritz Popp`un yaptığı açıklamaya göre sezon sonunda bitecek olan sözleşmesini uzatmama kararı almış. Yapılan karşılıklı görüşmelerden sonuç çıkmamasının, Sercan'ın da biraz aklının bulanmış olmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

Sercan'ın aklında aynı Olcay Şahan da olduğu gibi Bundesliga'da bir sezon oynayıp, Fürth'ten çok daha iyi bir Bundesliga takımına gitme planları vardı ama malesef hem takımının zayıflığı hem de Sercan'ın genel performansı yetersiz kaldı. Bu performans sonucunda Bundesliga ekiplerinden teklif alabilme ihtimali oldukça düşük. Bu yüzden yazın gelen teklifleri kabul etmeyen ve Almanya'da kalmak istediğini belirten Sercan'ın
Türkiye'ye gelme ihtimalini artık çok yüksek buluyorum.

Sercan'ın biraz da özelliklerinden bahsetmek istiyorum. Sercan futbola forvet olarak başlamış olduğu için teknik kapasitesi ve son vuruş yeteneği oldukça iyi bir futbolcu. 14 yaşından itibaren de sağ ve sol açık olarak yetiştirilmiş olması ise, onun adam eksiltme ve rakipten hızlı düşünme gibi özelliklerini geliştirmesini sağlamış. Kendisinin en dikkat çeken özelliği ise topu alıp sonuca gitme konusundaki becerisi. İyi bir gününde olduğunda karşısında kim olursa olsun çok kolay bir şekilde rakipten sıyrılıp pozisyonlar yaratabiliyor. Mesela bunun en güzel örneklerinden biri de, Portekiz maçında Umut'a attırdığı goldür. Bu ve benzeri hareketleri Sercan'dan sıkça görebilirsiniz.

Kendisinin bir başka dikkat çeken özelliği ise hızlı oynanan bir oyunda oldukça etkili olması. Gerektiği zaman topu ayağında çok tutmadan seri bir şekilde oynaması, oyun temposuna da sıklıkla fayda sağlıyor. Bunda hızlı düşünebilme yeteneğinin katkısı olduğunu düşünüyorum. Güzel bir örneğini geçmiş haftalarda Frankfurt karşısında tek bir pasla Stieber'i golle buluşturmasında da gösterdi. Savunma anlamında da bulunduğu kanatta oldukça etkili olması ve yeri geldiğinde geriye kadar bekini kovalaması önemli bir artısı. Ayrıca bir çizgi oyuncusundan beklenen, orta yapabilme yeteneği de oldukça iyi diyebilirim.

Eksik yönlerinden bahsetmek gerekirse öncelikle çoğu kanat oyuncusunda olduğu gibi hava toplarında oldukça etkisiz. Bu mevkisi itibari ile çok büyük bir handikap değil aslında. Daha önemli eksikliği ise bazen aşırı derecede pozisyonları zorluyor olması. Karşısında kalabalık ve oturmuş bir savunma olmasına rağmen bu zorlamaları , bazen sonuçsuz kalabiliyor. Yani ne zaman pas vermesi gerektiğini, ne zaman adam eksiltmesi gerektiğini bazen ayarlayamıyor. Aynı hareketleri üst üste yapıp başarısız olduğunda ise, bir şekilde oyundan kopuyor. Ben yine de bu eksiğini zamanla aşabileceğini düşünüyorum.

Sonuç olarak Sercan Sararer özellikle başta Beşiktaş olmak Süper Lig'in 3 büyüğü için oldukça cazip bir oyuncu profili. Önümüzdeki sezon sahadaki yabancı sayısının beşe düşürüleceğini de hesap edersek, olası bir transfer Beşiktaş'a ciddi katkı sağlayacaktır.

Yaş: 22
Kilo: 83
Boy: 180cm