30 Mayıs 2012

Avusturya Kampı'nın Ardından...

Oldukça önemli bir süreçten geçen milli takımı genel bir değerlendirme yapmak için son oynanan Bulgaristan maçını bekledim. Erkenden birşeyler söyleyip, kendimle çelişkiye düşmemek adına da böylesi daha doğru oldu.



İlk olarak bu üç maçlık seriye Gürcistan maçı ile başladık. Sahaya çıkan ilk 11, benim de ufak tefek farklılıklar dışında devamlı görmeyi hayal ettiğim kadroydu. Kimlerdi bunlar? Kalede Cenk, geri dörtlüde Serdar,Ömer,Egemen,İsmail, orta alanda  Nuri ,Hamit ,Sercan ,Mehmet, Gökhan  ve forvette de Mustafa. Almanya alt yapısına sahip Nuri,Ömer,Hamit ve Gökhan sahada kendilerine biçilen rolü çok iyi benimsemişlerdi. Bunlara Pektemek,Egemen ve İsmail'in istekli oyunu da eklenince ortaya koşan, saldıran ve devamlı oyun içinde olan bir takım çıktı. Kısa sürede de skoru 2-0'a taşımayı başardık. İkinci devre takım biraz gevşeyince, A.Avcı farklı varyasyonlar denemek istedi ve oyuna Arda, Selçuk ve Umut gibi tecrübeli millileri dahil etti. Oyun içinde ciddi bir farklılık gösterebildi mi milli takım derseniz, hayır derim. Sakatlanma pahasına pozisyonlarda harika işler çıkaran önemli adamlardan birisi de kaleci Cenk Gönendi. 



Finlandiya maçında ise durum biraz daha farklıydı. Rüştü'yü saymazsak geri dörtlü tamamen değişmiş, orta alanda ise son maçtan sadece Mehmet Topal vardı. İleri uçta da Burak ve Umut ikilisi vardi. Geride Semih ve Bekir seçenekleri, oyuncuları görmek açısından önemliydi. Semih ligdeki oyunundan uzak kaldı diyebiliriz. Bunda Ujfalusi yerine kontrolü daha zayıf bir oyuncu olan ve onun arkasını toparlamakta zorlanan Bekir'in oynaması da sebep olmuş olabilir. Uzun sürede Semih katkı verebilir ama şu an için biraz erken. Bekir hatalar yapıyor olsa da, Ömer ve Egemen'e iyi bir alternatif olabilir. Orta alanda ise Emre,Arda,Caner ve Mehmet Topal şeklinde çıktık. Emre her ne kadar oyun içinde faydalı bir oyun oynasa da, eskimiş yüzlerin Gürcistan maçının ilk 45 dakikasındaki isimler kadar istekli olmayışı da gözlerden kaçmadı. Bu isteksizliğin skora da yansıması bence milli takımın gelecek planlaması adına hayırlı oldu.



Son oynanan Bulgaristan maçında ise kalede Mert, geri dörtlüde İsmail,Ömer,Bekir ve Serdar şeklinde çıktık. Orta alanda ise topu iyi kullanan isimler vardı. Tunay, Sercan, Emre, Nuri ve Arda! En uçtaki isim ise Umut Bulut oldu. Aslında stoper ikilisini saymazsak, çıkan kadronun ilerde topu daha iyi kullanması ve aynı zamanda top tutabilmesi açısından doğru gibiydi. Ama aynı düşünceyi defalarca Hiddink'le de uygulayamamıştık. Umut rakiple boğuşmakla meşgulken, Nuri ve Arda yeterince yaklaşamayınca eski bildiğimiz takıma döndük. Kazanılan bir korner sonrasında da  Ömer Toprak çok akıllıca bir gol atınca skor avantajı elimize geçti. Golden sonra oyun anlamında daha iyi oynamaya başladık. Topla iyi işler yapan oyuncuların çokluğu bu süreçte avantaja döndü. Rakip sahaya oyunu yıksakta gol yollarında yine de etkili olamadık. 



İlk yarı bitmeden İsmail'in savunma yaparken yerde kalması sonucu moraller yerle bir oldu. Malesef bağları kopmuş ve nerden bakarsanız bakın 6 ay forma giyemeyecek. Bu hem milli takım adına, hemde Beşiktaş adına çok kötü bir haber oldu. İsmail'e büyük geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Umarım bir an önce iyileşir ve tekrardan hem milli takıma hem de Beşiktaş'a katkı vermeye devam eder. Abdullah Avcı şimdilik kimseyi çağırmayacağını belirtti. Caner,Hasan Ali hatta Egemenden faydalanacağını da dile getirdi. Hakan Balta'nın sakat olduğunu düşünürsek zaten başka bir alternatif yok gibi.

Maçın kalan süresinde oyuna İsmail yerine Hasan Ali,Serdar yerine de Hamit girdi. Ama asıl fark Caner ve Burağın girmesi ile oldu. İlk önce Umut'un harika pasında, Burak kaleci ile baş başa kaldı ama pozisyonu değerlendiremedi. Ardından benzer bir pası Caner'den aldı ve maçın skorunu belirledi. Caner'in bek ve sol açıktaki performansına kıyasla, orta üçlünün solundaki oyunu oldukça iyiydi. Abdullah Avcı'nın U-17 döneminde de Caner'i bu şekilde değerlendirdiğini belirtmekte fayda var.

Milli takım daha yolun çok başında ama gelen sinyaller fena değil. Oyuncuların Abdullah Avcı'ya olan yaklaşımları burada önemli. Malum taktikten çok, hocası için oynayan oyunculardan oluşan bir ekibiz. Bunun dışında gurbetçi oyuncuların takımı ciddi anlamda domine ettiği bir takım olma yolunda ilerliyoruz. Bunun faydasını kısa vadede olmasa da uzun vadede kesinlikle göreceğimize inanıyorum. Bu açıdan baktığımızda, saha içinde Ömer'in geride,Nuri'nin ortada aldıkları sorumluluklar önemli.

Bir sonraki rakibimiz ise burda sıkça değindiğim Portekiz. Turnuva öncesi Lizbonda bizi konuk edecekler. Avcı'nın söylediklerinden yola çıkarsak, bu maçta daha farklı bir taktik anlayış görebiliriz. Ataklara ne kadar hızlı çıkarsak, o derece çok pozisyona gireceğimizi düşünüyorum. Zira topu her ne kadar çok iyi kullanan bir ekip olsalarda, geri dönüşlerde ciddi sorunlar yaşıyor Portekiz. Bu maçın taktik anlayışı, sahaya çıkacak oyuncular gruptaki maçlar için fikir sahibi olmamızı sağlayacaktır. Benim aklım ise hala Gürcistan maçındaki ilk 11'de.

Kampın en iyi performansı: Nuri Şahin. Maç eksiğine rağmen, ilk defa takımın liderlik rolünü benimsemiş olması önemli.

Kampın en iyi kalecisi: 120. maçına çıkıp jübilesini yapan efsane Rüştü Reçber!

Kampın en kötüsü: Semih Kaya. Ciddi anlamda tecrübe eksikliği göze battı.

Kampın terbiyesizi: Basınla sözlü dalaşa girip ortamı bozan Volkan Demirel!

Kampın talihsizi: İsmail Köybaşı. Tekrar büyük geçmiş olsun, Allah tekrarından saklasın.

Kampın süprizi: Sercan Sararer. Artık herkes onu tanıyor ve herkes neler yapabileceklerini görmüş oldu. Benim açımdan süpriz olmasa da, çoğu kişi için süpriz oldu.

Kampın golcüsü: Burak Yılmaz. Kısa süre almış olsa da bıraktığı yerden devam ediyor.

Kampın stoperi: Ömer Toprak. Leverkusen gelişimine ciddi katkı sağladı. Ömer'i kazanmış olmamız büyük şans. 

24 Mayıs 2012

Mercedes Gibi Takım!


Milli Takım Tur'a Çıktı



Milli takım şu an Avusturya'da kampta. 2014 Dünya kupası elemeleri öncesi, birbirinden farklı bir çok ekiple karşılaşacak. Nasıl oynayacağını görme ve neler yapabileceğini değerlendirme fırsatımız olacak. Maç programı şu şekilde.


24 Mayıs 2012 Perşembe, 20.00
TÜRKİYE - Gürcistan
Red Bull Arena, Salzburg

26 Mayıs 2012 Cumartesi, 20.00
TÜRKİYE - Finlandiya
Red Bull Arena, Salzburg

29 Mayıs 2012 Salı, 20.00
TÜRKİYE - Bulgaristan
Red Bull Arena, Salzburg

2 Haziran 2012 Cumartesi, 19.45
Portekiz - TÜRKİYE
Estádio da Luz, Lizbon

5 Haziran 2012 Salı, 20.00
TÜRKİYE - Ukrayna
Audi Sportpark, Ingolstadt




Kadromuz şu oyunculardan oluşuyor.

Kale
Volkan Demirel, Mert Günok, Rüştü Reçber*,Cenk Gönen,Sinan Bolat

Defans
Serdar Kurtuluş,Bekir İrtegün,İsmail Köybaşı,Semih Kaya,Egemen Korkmaz,Ömer Toprak,Serdar Aziz,Hasan Ali Kaldırım.

Orta Saha
Selçuk İnan, Engin Baytar, Emre Belözoğlu, Caner Erkin, Alper Potuk, Soner Aydoğdu, Hamit Altıntop, Nuri Şahin, Arda Turan, Mehmet Topal, Tunay Torun, Gökhan Töre.

Forvet
Burak Yılmaz, Sercan Sararer, Mustafa Pektemek, Umut Bulut.



Kadroda göze çarpan isimler Semih Kaya, Hasan Ali, Soner ve Sercan Sararer.

Semih bu sezon Kayserispor maçı ile başladığı 'resmi' kariyerini sene sonunda şampiyonlukla taçlandırdı. Bunda Ujfalusi'nin katkısı elbet büyük ama yine de gelecek adına umut var gibi. Geçmiş dönemlerde nedensiz bir şekilde kadroda hiç sans bulamayan Hasan Ali kadroya dahil olmuş. En azından İsmail-Hakan Balta seçeneklerine bir üçüncü ihtimal yaratması açısından önemli. Bu sezon Gençlerbirliğinde iyi işler başarmış olan Soner'in de genç yaşta A milli takıma dahil olması olumlu.

Sercan Sararer'e gelirsek, öncelikle bizi seçtiği için sevindim. İspanyol bir Anne ve Türk bir Baba'nın Almanya'da doğmuş çocuğuna hoş geldin demek istiyorum. Kendisi eldeki diğer hücumcuların aksine daha atletik ve koşuları ile ön plana çıkan bir oyuncu. Hani elle tutulamayan forvetler vardır ya, öyle birisi işte. Bu sene Bundesliga'ya çıkmayı başaran takımın kilit oyuncularından birisi oldu. Geçen sezon Burak Kaplan'ın da kısa süre forma giydiği Greuther Fürth takımında ilk başlarda 4-3-3'ün uç kenarlarına oynuyordu. Daha sonra sakatlıklar sebebi ile en uçta forvet olarak forma giymeye başladı ve bugün itibari ile çok farklı bir noktada. Bu süreç şüphesiz onun gol yollarında çok daha etkili olmasını sağladı. Bu sezon ligde attığı 9 golde bunun en iyi kanıtı. 

Kadro Emre Belözoğlu hariç gayet yerinde. Kendisini yetenekleri sebebi ile kadroya dahil edebilirsiniz ama sabıkası bu derece kabarık bir adam'ı çağırmak, yenilik yapıyoruz söylemleri ile çelişmektedir. 
  
Heyecanla maçlara nasıl bir anlayış ile çıkacağız çok merak ediyorum. 

* Rüştü kariyerindeki 120 milli maçına çıkıp jübilesini yapacak, umarım bu maç Portekiz maçı olur.


Euro 2012 Fikstürü





A Grubu


8 Haziran 


19:00 Polonya - Yunanistan
21:45 Rusya - Çek Cumhuriyeti


B Grubu


9 Haziran


19:00 Hollanda - Danimarka
21:45 Almanya - Portekiz


C Grubu


10 Haziran 


19:00 İspanya - İtalya
21:45 İrlanda - Hırvatistan


D Grubu


11 Haziran


19:00 Fransa - İngitere
21:45 Ukrayna - İsveç




Diğer maçlar ise şu şekilde.


A Grubu


12 Haziran
Yunanistan - Çek Cumhuriyeti
Polonya - Rusya


16 Haziran
Çek Cumhuriyeti - Polonya
Rusya - Yunanistan


B Grubu


13 Haziran
Danimarka - Portekiz
Hollanda - Almanya


17 Haziran
Portekiz - Hollanda
Almanya - Danimarka


C Grubu


14 Haziran
İspanya - İrlanda
İtalya - Hırvatistan


18 Haziran
İspanya - Hırvatistan
İtalya - İrlanda


D Grubu


15 Haziran
İsveç - İngiltere
Ukrayna - Fransa


19 Haziran
Fransa - İsveç
İngiltere - Ukrayna






Çeyrek finalde A Grubu - B Grubu'yla, C Grubu ise D Grubu ile eşleşecek.


1.A1-B2
2.A2-B1
3.C1-D2
4.C2-D1


Yarı Final'de ise


1 - 3
2 -4 


şeklinde olacak.


Final 1 Temmuz'da Kiev'de! 

Hugo Viana Kadroda!


Portekiz milli takımının Euro 2012 kadro tercihine şurada değinmiştim. Açıkcası Manuel Fernandes kadar üzüldüğüm bir diğer isim Hugo Viana'ydı. Özellikle kadroda Carlos Martins ve Ruben Micael gibi isimler varken, onun olmaması ciddi anlamda yanlış bir seçimdi.


Kader yine de yüzüne güldü Viana'nın. Carlos Martins yaşadığı kas sakatlığı sonucu kadrodan çıkarıldı ve yerine Hugo kadroya dahil oldu. Sakatlığa sevinilmez ama Viana adına cidden mutlu oldum. Gerçi Bento'nun onu grup maçlarında tercih etmemesi yüzünden oynama ihtimalini düşük görsem de, eline fırsat geçerse yeteneklerini sergileyeceğinden hiç kuşkum yok.




Bento turnuvadaki en toy hocalardan biri olarak bu yenetekli ama takım olmaktan uzak ekibi nasıl değerlendirecek çok merak ediyorum. Gruptaki belalıları Danimarka, diğer tarafta futbol devleri Hollanda ve Almanya. Zor dostum zor...

Bayern vs Hollanda


Sonu hüsranla biten Şampiyonlar Ligi finalinin ardından Bayern dün anlamsız ve gereksiz bir organizasyon maçında Hollanda karşısında sahaya çıktı. Aynı bir kaç gün önce Real Madrid'in Mesut'lu ve Ronaldo'lu onbiri ile orta doğunun göbeğinde oynamak zorunda kaldıkları gibi. Tamam endüstriyel futbol için bu tarz organizasyonlar şart ama bu kadar abartmak doğru mu?

Oyuncular mutsuz ve moralsiz. Sahaya çıkanların çoğu zaten genelde forma giyemeyen isimler. Kalede Butt son maçına çıktı, artık o da Bayern ailesinin farklı bir bölümünde iş başı yapacak.  Geride Höwedes ile takasta ismi geçen Rafinha, ilerde Wolfsburg ile anlaşmış olan Oliç gibi isimler sahadaydı. Robben ise Hollanda ekibinde yedekler arasındaydı.

Maçın mevcut ortamda heyecanlı olması zaten mümkün değil. Moraller bozuk, ortam inanılmaz derecede can sıkıcı. Taraftarda da durum farklı değil. 20-25.000 kişi gelmiş, niye gelmişler sorsan onlarda bilmiyordur. 



Böyle bir ortamda maçın sonlarına doğru Robben oyuna girdi. Taraftardan ıslık sesi yükseldi hafiften, sonra daha da artarak devam etti. Ne yalan söyleyeyim, üzüldüm. Gerçi sonra taraftar da yanlış birşey yaptığının farkına varıp Robben,Robben diye tezahürat yapsa da kırılan kalp öyle kolay tamir olmuyor. Adam zaten dibi görmüş, bir de üstüne çok önemli bir turnuva öncesi bu şekilde yerin dibine sokulması bence çok acı. Tamam, Robben o kritik penaltıyı kaçırdı ama peki diğerleri o penaltı noktasına gitmeye niye cesaret edemedi. Durum o derece vahim bir noktaya gelmiş ki, penaltının başına geçen isim kaleci Neuer oldu. Bayern'de forma giyiyorsanız, kaçırsanız da o noktaya zamanı geldiğinde gitmeniz gerekir. Bu açıdan kaçıranlar dahil, finalde penaltı kullanan oyunculara ciddi anlamda saygı duyuyorum.



Benim bahsetmek istediğim aslında başka bir olay var burada. Joachim Löw ve diğer Alman milli oyuncular şu an kampta ve başta Hollanda, Portekiz ve Danimarka maçları için çalışıyorlar. Kadrosunun temel taşları olan Bayernli futbolcular ise Münih'te gruptaki rakipleri ile reklam olsun diye maç yapıyorlar. Bu oyuncular tamı tamına 8 kişi. Bu moral bozukluğundan bir an önce kurtulmaları için, mümkün mertebe Münih civarından uzaklaşmaları gerekirken orada tutmak ve dahası oynatmak cidden büyük saygısızlık. Aynı şekilde kupa kazanılmış dahi olsaydı, bu oyuncuların şu an olması gereken yer Mesut,Klose,Khedira vs.'nin yanı olmalıydı.

Kısaca Bayern'in bu maç tercihi her türlü hüsran oldu. Maçı bu arada 3-2 Bayern kazandı.

21 Mayıs 2012

Final Sendromu

Alman futbolu ciddi anlamda bir final sendromuna tutulmuş durumda. Bayern'in 2001 Şampiyonlar Ligi finalinde Valencia'yı penaltı atışları sonu kazandığı maçtan beri, finaller uluslararası arena'da hep Almanların alehine işliyor. Öyle bir, iki maçtan da bahsetmiyoruz, mevzu bahis tamı tamına 7 adet final maçı!






Bayer Leverkusen 1-2 Real Madrid - ŞL 2002


Yıldıray Baştürk, Michael Ballack ve daha bir çok yıldız isim ile finale çıkmayı başaran Bayer Leverkusen, dönemin en başarılı ekibi Real Madrid karşısında Zidane'nın harika performansı sonucu kaybeder. Leverkusen o sezon ligi ikinci bitirir, federasyon kupasında da finalde kaybeder. 


Borussia Dortmund 2-3 Feyenoord Rotterdam - Uefa Kupası 2002


Dortmund Uefa kupasında finale kadar çıkmayı başarır ama stoper Kohler daha ilk yarıdan takımını 10 kişi bırakınca, maç Feyenoord'un kontrolüne geçer ve Van Hoijdoonk'un başarılı performansı sonucu belirler.



Brezilya 2-0 Almanya - DK 2002


Bizim de dünya üçüncüsü olduğumuz turnuvada finalde Ronaldo'yu durduramayan Alman milli takımı turnuvayı ikinci sırada tamamlar.






İspanya 1-0 Almanya - Euro 2008


Yarı Finalde 3-2 kaybettiğimiz Almanya, finalde turnuvanın favori ekibi İspanya karşısında kaybeder. Torres'in golü İspanyollara kupayı kazandırır.






Werder Bremen 1-2 Shaktar Donetsk - Uefa Kupası 2009


İstanbulda oynanan final maçında, Shaktar maça iyi başlayıp Luiz Adriano skoru 1-0'a getirir. Kısa süre sonra Naldo ile beraberlik sağlansa da uzatmalarda Jadson'un golü kupa'yı Ukraynalılara götürür.




İnter Milan 2-0 Bayern München - ŞL 2010


İki sezon önce Louis Van Gaal'in öğrencileri double yapmış ve gözlerini üçüncü kupaya dikmişlerdi. Rakipleri Mourinho'nun İnter'i de benzer bir şekilde finale gelmiş ve maçı kazanarak bir başka finalın kaybedilmesine yol açmışlardı.


Ve Son olarak 




2012 Şampiyonlar Ligi Finali!!!


Bunlar Euro 2012 için iyi sinyaller değil.

Para 1-0 Futbol

Aslında Bayern'e çok sempati duymam ama camia anlamında tam bir örnektir. Hani derler ya, futbolu sadece bilenler yönetsin diye, Bayern bunun beden bulmuş halidir. Kulübün eski futbolcuları tarafından yönetilen örnek bir takımdır. Şampiyonlar Ligi finalinde şansız bir şekilde, iki kez ellerine geçen fırsatı değerlendiremediler ve Abramovich'in paraları ile bu noktaya gelen Chelsea sonunda kupayı kazandı.


Aklıma Hoeneß'in bir zamanlar Chelsea ile ilgili söyledikleri cümle geldi. ''Gün gelecek Chelsea 1$`a satılacak ama Bayern her zaman kendi ayakları üzerinde dev bir marka olarak durabilecek.'' 


Chelsea'yi ve Drogba'yı tebrik ediyorum. Şimdilik en büyük Chelsea!


  

18 Mayıs 2012

Ralf Rangnick




Ralf Rangnick 53 yaşında Almanya’nın sayılı hocalarından bir tanesi, bundesliga’daki son dönemlerde yaşanan taktiksel devrimin baş mimarlarından. Futbolculuk kariyeri çok başarılı olmasa da hocalığı dönemindeki başarıları ile ismi şimdiden unutulmazlar arasına girmiştir.

23 yaşında adım attığı teknik direktörlüğün yanında Stuttgart Üniversitesinde ingilizce spor eğitimi aldı. Bunların dışında Brighton Üniversitesinde de eğitim gördü. Köln Spor Akademisini 1.2 (5 üzerinden 4.8) ile bitirip A-Lisansını aldığında ve döneminin 1. olması bir yana, okul tarihinin en başarılı isimlerinden birisi olmuştu.

Kendisini diğerlerinden farklı kılan taktiksel bilgisi dışında, Alman futbolundaki bakış açısını değiştirme yeteneği olmuştur. Almanya uzun seneler liberolu oyun sistemi ile boğuşurken, o çıkıp doğru olanın dörtlü defans zinciri olduğunu savunmuş ve bunu 1998 senesindeki bir spor programında çıkıp herkesin anlayacağı şekilde anlatmasından sonra da Profesör lakabını almıştır.

Bugün onun yanındaki yada ondan etkilenen isimler Bundesliga’ya damgalarını vuruyorlar. Mesela bir dönem yardımcısı olan Hannover’li Slomka, Mainz ile geçen sezon inanılmaz performans sergileyen Tuchel yada onun oyun anlayışına uygun bir futbol oynayan Jürgen Klopp gibi. Kısaca Almanya’da yaşanan bu değişikliğin ilk isimlerinden biri Ralf Rangnick olmuştur.

Ciddi anlamda 26 yaşında başladığı teknik direktörlük görevinde dikkatleri üzerine çekmesi çok sürmez. 1997 senesinde Ulm takımının başına geçtiğinde hedef 2.lig’e çıkmak olacaktır. Dörtlü savunma ve farklı oyun anlayışı ile kısa zamanda büyük başarı yakalayıp takımını üst lige taşımayı başarır. İkinci sezon takım harika bir şekilde mücadele etmeye devam eder ve sezonun ilk devresini birinci sırada tamamlar. Bu başarıdan sonra dikkatleri üzerine çekmeyi başarır ve Stuttgart açık bir şekilde onu istediğini dile getirir. Sezon sonu gideceği nerdeyse belli olduğu için takımda bu durumdan etkilenir ve düşüş yaşar. Bu sebepten ötürü erken ayrılmak zorunda kalır ve kısa süre sonra küme düşme tehlikesi yaşayan Stuttgart’ın başına geçer. Ulm o sezon sonunda Bundesliga’nın yolunu tutar, Stuttgart düşmez.

Stuttgart ile ilk sezonunda orta sıralarda kalır ama yine de inter toto biletini kapmasını bilir, Bir sonraki sezon ise şubat’a kadar Avrupa’da mücadele etmeyi başarsa da ligdeki vasat performans sonucu eleştirilerin odak noktası olur. Sene bitmeden de görevine son verilir. Burda o dönem Stuttgart’ın ciddi anlamda mali sorunlar yaşadığını dile getirmekte fayda var. Bu yüzden bir çok önemli futbolcuları ile yollarını ayırmak durumunda kalmışlardı.

2001 yazında ise Hannover 96 ile anlaşır. Hannover o dönem ikinci lige demir atmış, bir türlü tekrardan üst lige çıkmayı başaramamış bir kulüptür. O sezon harika bir performans sonucu en yakın rakibinden 10 puan önde ligi birinci bitirir ve 1.Bundesliga’ya yükselirler. Attıkları 93 gol ve toplamda aldıkları sadece 3 yenilgi ile herkesten takdir toplarlar. 1.Bundesliga’daki ilk sezonlarında uzun süre düşme hattında yer alsalar da, ikinci devre yapılan transferler sayesinde ligde kalmayı başarırlar. Bu sezonun ardından Hertha başta olmak üzere bir çok kulüp kendisi ile ilgilenir ama Hannover onu bırakmak istemez. Sezona iyi başlasalar da, ikinci devrenin başındaki düşüşün ardından görevine son verilir.

Bir sonraki sezonun 7.haftasında Heynckes’in yerine Schalke’de göreve başlar ve kısa sürede takımla beraber ciddi başarılara imza atar ve ligi ikinci bitirir. Kupada da finale kadar takımını taşır ama Bayern karşısında malup olur. Ertesi sezonda kupa’da Frankfurt karşısında ciddi bir hezimete uğrarlar ve erkenden elenirler. Avrupada da ciddi başarılar gelmez. Kısa süre sonra görevine son verilir.



Bir sonraki durağı hem onun hem de Alman futbolunun tarihi hamlelerinden biri olmuştur, Hoffenheim. SAP şirketinin sahibi Dietmar Hopp, bir zamanlar top koşturduğu kendi köyünün takımı  olan Hoffenheim’ın başına Rangnick’i getirir. 2006 yılında devraldığı takımı ilk sezonunda 2.Bundesliga’ya, ertesi sezonda 1.Bundesliga’ya çıkarmayı başarır. Benzer performansı Bundesliga’da da sürdürdüler ve uzun süre ligin üst kısmında yer aldılar. Kadrolarında yer alan uluslararası futbolculardan bir kaçı bugün Newcastle’da forma giyen Demba Ba, Bayern’den Luiz Gustavo, Schalke’den Obasiydi. Ligi 7. sırada bitirseler de Bundesliga’nın en çok konuşulan takımı olmayı başarmışlardı. Bir sonraki sezonda ligin keyif veren takımlarından biri oldular ve bir önceki seneye yakın performans gösterdiler. 2010/2011 sezonunun ortasına doğru gelindiğinde Hopp ile yolları ayırma kararı aldı. Hopp kulübün kendi kendini idare etmesini istiyordu ve önemli oyuncuların gitmesine müsade ediyordu. Rangnick bu durumda hedeflerinin peşinden koşmanın zor olacağı için devre arasında ayrılmayı tercih etti. Hopp’un ona yaptığı eleştiri durumu net bir şekilde özetliyordu: Aşırı hırslı!



Kısa süre sonra da Magath ile sorunlar yaşayan Schalke’nin başına geçti. Burada öncelikle İnter’i eleyerek yarı finale çıkmayı başardı. Yarı finalde Manchester United karşısında boyun eğse de performans açısından takdir edilen maçlar çıkardılar. Diğer yanda da kupa’yı Duisburg’u 5-0 yenerek kazanmasını bildiler. Bu sezon’a iyi bir şekilde Magath’dan kalma takımı temizlemişken ve umutlu bir bekleyiş içindeyken bir anda tükenmişlik (burn-out) sendromu sebebi ile görevini bıraktığını açıkladı. Bunu daha önce kaleci Enke’den duymuştu Almanya ve sonu çok kötü bitmişti*.



Bu süreci kendi şu şekilde anlatıyor. ‘....vücüdüm tam anlamı ile yorgun düşmüştü. Sağlıksız beslenme, kendine dikkat etmeme...içimdeki enerji bir sonraki antremana çıkma heyecanı kaybolmuştu. Kendimi hazır görmediğim için bırakmak gerektiğini söyledim....’ İşin sadece mental olmadığını, kan ve hormonal sonuçlarından da net bir şekilde anlaşıldığını belirtiyor. Çağın hastalıklarından birisi malesef. Aşırı derecede çalışma, kendine dikkat etmeme ve hep maksimuma ulaşma çabası! Neyse ki kendisi bu süreci başarı ile atlattığını ve tekrardan bir takım çalıştırmak için hazır olduğunu dile getiriyor.

Rangnick’in futbol anlayışından bahsetmek gerekirse ciddi anlamda Arrigo Sacchi’den etkilendiğini söyleyebiliriz. Doksanların başının Milanı onun hayatında önemli bir yere sahip. Bu anlayışın temel prensipleri olan takım halinde alan savunması ve topa baskı uygulamak, gittiği her takımda uyguladığı temel felsefedir. Genelde 4-4-2 oyun formasyonunu seçse de kimi zaman baklavalı 4-4-2 ve 4-2-3-1 oynattığı da olur. Top rakipteyken, o oyuncuya en az bir kişi ile baskı uygulamak olmazsa olmazıdır. Onun için takımın dinamikliği çok önemlidir. Topa karşı alanı savunamayan, gerekli hareketliliği gösteremeyenin onun kadrosunda hiç şansı olamaz.

Aynı Sacchi gibi bir diğer etkilendiği isim ise önde baskılı futbol oynatan Zdenek Zeman olmuştur. Hatta bu hayranlığı 91’de Zeman’ın Foggia’nın başında olduğu dönemde tatil yaptığı yere yakın bir kasabada kamp yaptığını duyunca, antremanları izlemek için her öğlen kamplarına gidecek derecededir.

Önem verdiği noktalardan bir tanesi ise kendi ekibi. Yanına aldıkları isimlerin tamamına çok güvenir. Daha önce de belirttiğimiz isimlerde bunun bir delili gibiler. O açıdan gittiği yere kesinlikle ekibi ile gelmelidir. Bir önemli unsur ise takımın inşaası. Kariyerini dikkatlice incelediğimizde de bu yönü bariz bir şekilde ön plana çıkar. Yeniden yapılanma fırsatı tanınan Hoffenheim başta olmak üzere Hannover,Ulm gibi takımlarda yakaladığı başarı bu açıdan önemlidir.



Yıldız futbolcularla arası pek iyi olmamıştır. Önceki dönemlerinde Stuttgart sürecinde Balakov ile ciddi sorunlar yaşamış ve onu kadro dışı bırakmıştır. Kısa süre sonrada yönetimsel anlamda sorunlar sebebi ile ayrılmak durumunda kalmıştır. Bunun dışında kısa süreli de olsa Schalke’ye tekrar geldiğinde Raul ile de oyun içinde kullanma açısından zorluklar yaşamıştır ama bu sadece bununla sınırlı kalmıştır. Yine de bu oyunculara saygıyı duyar, asıl hedefin başarı olduğunu ve başarı gelince onlarında oynadıklarından keyif alacaklarını savunur.

Çok büyük bütçelere ihtiyaç duymaz. Oyuncu takip portfoyü geniştir. Dolayısı ile çoğu kişinin bilmediği isimleri alıp getirebilir. Bu oyunculardan da genelde maksimum verim almayı bilir. Özellikle Avrupa’da İngiltere ve İtalya liglerini yakından takip etmesi ile bilinir.

Jürgen Klinsmann milli göreve getirildiğinde ilk olarak yardımcılık görevini ona teklif eder ama o bu teklifi kabul etmez. Bugün belki de Joachim Löw yerine o olacaktı milli takım koltuğunda. Kısaca şu an bana göre olması gerektiği noktanın çok uzağındadır. Potansiyeli ve bilgisi ile gerçekten futbolun dahisidir. Kendisi uygulamalarında inatçıdır. Bu konuda kendisine kesinlikle sonsuz bir güven duyabilirsiniz. Benim gözümde şu an dünya’nın sayılı taktisyenlerinden birisidir. İşinin ehli bir adamdır, gözü kapalı güvenilebilir.

Şimdi durumu Beşiktaş penceresinden değerlendirdiğimizde iki şey öne çıkıyor. Sabır ve sonsuz güven! En ufak şüphe varsa kesinlikle gelmemelidir. Yeniden yapılanmaya uygun, uzun süre çalısılacak bir isim olsa da, yeterli güven ortamı olmadan başarılı olması mümkün değildir. Hertha ve Schalke yazımda belirttiğim gibi yönetim anlayışları itibari ile bu camialar aşırı derecede bize benzerler. Schalkede zorlanmasında yatan sebepte budur. Yönetim sabırlı olmalıdır ve kısa vade hedeflerden çok uzun vadede başarıyı hedeflemelidir. En önemli unsur Derwall gibi bu ülkede futbolda devrim yapabilecek kapasitesidir. Yeni yönetim ve başkanın kafalarındaki modele çok uygun bir isim olduğunu düşünüyorum. Uzun vadede Beşiktaş’a bir Avrupa kupası ve oynadığı futbol ile ligdeki bütün takımlara model olabilecek bir takım yaratabilir.



İki erkek çoçuk babası, anadili seviyesinde İngilizcesi olan bu futbol adamı eğer kararını verip Türkiye’ye geliyorsa bilinmelidir ki para için gelmiyordur, inanmıştır. İnandığı zamanda Türk futbolunda devrim yapabilecek bir insandır. Burada mühim olan taraftarın ve yönetimin duruşu olacaktır.


* Bir dönem Fenerbahçe forması da giymiş olan Robert Enke 20.11.2009 senesinde yaşadığı yoğun baskı ve bunalım sonucu hayatına son vermişti.



Kardelen'in hikayesi: 19 Mayıs!


Yarın 19 mayıs!


Milletimizin ve tüm Beşiktaşlıların Atatürk'ü anma, 19 mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun! 


Tüm Beşiktaş şehitlerinin ruhları şad olsun!

Teşekkürler...



O gün geldi çattı, Pazar günü Feda tşörtleri raflardaki yerini alacak. İlk olarak Beşiktaş – Galatasaray basket maçından önce, salonun yakınında Kartal Yuvası tırlarında satışa sunulacak. Kısa süre sonra da hem internette hem de bütün kartal yuvalarında satışa sunulacak. Bu proje’nin en başındaki inancımın ve güvenimin boşa çıkmadığını görmek inanılmaz bir mutluluk verdi.

Tasarım şekli itibari ile uzun süredir kafamda canlanıyordu. Bu düşüncemi Gürkan kardeşim ile paylaştım ve ortaya böyle güzel birşey çıktı. Tek kelime ile Beşiktaş’ı anlatmak gerekiyordu. Sonra aklıma o satırlar geldi.




“Ah dostum Şerafettin. Hastasın biliyorsun. Yatakta olman gerekirken hala Beşiktaş hala Beşiktaş!” demişti doktor Enver.
İnce bir sesle “Feda” demişti Şeref Bey, ince bir sesle!

Feda demişti Şeref Bey, Feda! Hemen fikrimi sevdiğim dostlarımla paylaştım. Onlarda aynı şeyleri düşünüp hissediyorlardı. Feda olmalıydı, Beşiktaş’a olan aşk, iki hecede ancak bu şekilde anlatılabilirdi.  



Herşey şubat sonunda Beşiktaşlılar için yaşanan karanlık süreçte başladı. Daha yeni yönetimin belli olmadığı bir dönemde serefbeyforum’da bu fikrimi paylaşmıştım. İlk başlarda yönetimin belli olmaması ve mevcut karamsarlıktan dolayı gerekli heyecan oluşmasa da, kısa süre sonra yeni yönetim ile beraber mevcut ortam oluşmuştu. Taraftarın sesine kulak veren, gerçek anlamda taraftara hak ettiği değeri veren yöneticilerimize bu sesi duyurmak gerekiyordu. Bu blog’da bu şekilde doğdu işte. Herkesin okuyabilmesi ve bu fikri iletmek açısından önemliydi şurdaki yazı. Henüz 2 ay olmadan 15.000’e yakın kişi okudu. Diğer Beşiktaş aşıkları da hem mail  hem de facebook üzerinden destek verdiler. Forzabeşiktaş sitesinden üyelerinde destek olduğu bu oluşum kısa sürede amacına ulaştı.

Değerli yöneticilerimiz Cem Bilge,Metin Albayrak,Adnan Dalgakıran başta olmak üzere kısa süre sonra bu ses’e olumlu tepki verdiler ve FEDA hayat buldu. Bir kez daha kendilerine teşekkür’ü borç bilirim. Aynı zamanda bu süreçte her daim desteğini esirgemeyen şerefbeyforum ve forzabesiktaş üyelerine, özellikle Levent Karakoç ağabeyim ve Ahmet Dinç kardeşime, fikirlerime her zaman, gece gündüz demeden hayat veren Gürkan kardeşime sonsuz teşekkürler. Sürecin ilerleyen dönemlerinde de www.fedazamani.com ‘u hazırlayan Emre Şenkartal ve Emrah Çoksaygan’a da ve ismini unuttuğum tüm Beşiktaşlılara sonsuz teşekkürler.

Ersin Kurnaz 

17 Mayıs 2012

Hertha ve Schalke



'Futbol Utancı'

Salı günü oynanan play-out rövanş maçında Fortuna Düsseldorf Hertha’ya zor da olsa elemesini bildi. Bundesliga tarihinde eşine az rastlanır bir olay maça damgasını vurdu. Maç 2-2 sürerken (ilk maçı Fortuna 1-2 kazanmıştı) uzatmalarda Hertha gol arıyordu. Eksik kalmalarına rağmen tam anlamı ile oyunu rakip sahaya yıkmışlardı ki, bir anda maç bitti sanan Fortuna taraftarı sahaya hücum etti. Kısaca yanlış anons kurbanı oldular. Az kalsın maç iptal olacak noktaya geldi ama hakem Wolfgang Stark saha boşaltılınca kalan süreyi oynattı. Kalan iki dakika da gol olmayınca maç 2-2 bitti ve Hertha kümeye düştü.



Maç bitiminden sonra basından öğrendiğimiz kadarıyla ilginç olaylar olmuş. Hakemi darp etmeler, itişmeler, kakışmalar. Bir çok oyuncunun ceza alacağı nerdeyse kesin. En ciddi iddia ise Kobiashvili’nin hakem Stark’a yumruk atması. Hertha maçtan dolayı itirazda bulunmuş, Cuma günü karar verilecek. Ben birşeyin değişeceğini pek sanmıyorum ama Herthalı yetkililier çıkmadık candan ümit kesilmez diye düşünüyorlar anlaşılan.



Bunu yazmaktaki asıl amacım Hertha Berlin ve Schalke 04 gibi takımların aynı ülkemizde olduğu gibi saçma bir şekilde idare ediliyor olması. Bu iki takımda senelerdir yanlış yönetimlerin bedelini ödüyorlar.

Hertha’nın bu seneki performansına bakalım mesela. Sene başında gerekli bütçe verilmeyince, bu takımı üst lige çıkarmayı başaran Markus Babbel bir iki transfer dışında kadrosunu korudu. Ben Hatira ve Tunay Torun dışında ciddi bir hamleleri olmadı. Sezona iyi başladılar ve uzun süre ligi orta sırada götürdüler. Sonra Babbel ile sözleşme uzatmak istediler ama Babbel buna karşı çıktı. Sonra yakından bilindiği üzere görevine son verilip, yerine Eskişehirspor’dan bonservisi ile Michael Skibbe getirildi. Orta sıralarda ilerleyen takım 4 maç üst üste yenilgi alıp dibe doğru yaklaşınca, onu da kovdular. Bizi kurtarsa, kurtarsa Otto Rehhagel kurtarır deyip deneyimli hoca’yı getirdiler takımın başına. O gelince de çok birşeyler değişmedi ve son haftaya kadar düşüş sürdü. Son maçta Babbel’in yeni takımı Hoffenheim’ı 3-1 yenmeleri ve Köln’ün Bayern’e malup olması sayesinde bir anda play-out maçında buldular kendilerini. Sonucunda da kaybedip düştüler.

Benzer bir durum Schalke’de de söz konusu. Bu takımda uzun vade plan yapmak imkansız. Taraftarların ciddi anlamda baskı oluşturması bir yana, yönetimsel anlamda da ciddi beceriksizlikler söz konusu. Mesela 2 sene önce göreve getirdikleri Magath ile ilk senelerinde gayet başarılı bir şekilde ligi ikinci bitirdiler. Ertesi sezon ligde kötü bir duruma düşselerde kupa’yı almayı bildiler. Aynı zamanda da Şampiyonlar liginde onun komutasında çeyrek finale çıktılar. Bu süreçte görevine son verildi ve yerine Ralf Rangnick geldi. O da İnter’i eledi ve Magath’ın takımını yarı finale taşımayı başardı. Ertesi sezon sağlık sorunları sebebi ile işi bıraktı. Gerçi daha önceden onun da görevine son vermişlikleri var.



Kısaca yanlış yönetimlerin bedelini takımların ödemesi sadece bize özel bir durum değil. Avrupa’nın gelir anlamında 10. takımı da olsa yönetim ve idareniz başarılı değilse, sportif başarı da yalan oluyor. Ne diyelim, Hertha’ya ikinci ligde başarılar. Cuma günü bir süpriz karar çıksa dahi, kaçınılmaz son sadece zaman alacaktır! Aynı şekilde Edu ile mutlu sezonlar Schalke!

15 Mayıs 2012

Euro 2012 Portekiz Kadrosu




Portekiz’in teknik direktörü Paulo Bento, geçtiğimiz günlerde Euro2012 kadrosunu açıkladı. Kadro’da özellikle orta saha tercihi dışında ciddi bir süpriz yok. Öncelikle kadroyu paylaşayım:

Kale
Rui Patrício (Sporting), Beto (Cluj), Eduardo (Benfica)

Defans
Bruno Alves (Zenit), Fábio Coentrão (Real Madrid), João Pereira (Sporting), Pepe (Real Madrid), Ricardo Costa (Valencia), Rolando (FC Porto), Miguel Lopes (Sc Braga)

Ortasaha
Carlos Martins (Granada), Joao Moutinho (Porto), Custodio(Braga), Miguel Veloso(Genova), Raul Meirelese (Chelsea), Ruben Micael (Zaragoza)


Ofans
Cristiano Ronaldo (Real Madrid), Helder Postiga (Zaragoza), Nani (Manchester United), Nelson Oliveira (Benfica), Ricardo Quaresma (Beşiktaş), Hugo Almeida (Beşiktaş), Varela (FC Porto)

Kale’de malesef Vitor Baia’dan beri üst düzey bir kaleci gelmemiş olsa da Rui Patricio ve Eduardo ile doğru tercihler yapılmış. R.Patricio’nun Sporting ile bu sezon hem ligde hemde Avrupa’da gösterdiği performansı karşılığını bulmuş.

Defans’a göz gezdirdiğimizde ise Real Madrid’de bu sene fazla forma giyemeyen Ricardo Carvalho’nun yokluğu göze çarpıyor. Kadroda Bruno Alves, Pepe, Ricardo Costa, Rolando gibi futbolcuların olması sebebi ile makul karşılanabilir. Zaten bu oyunculardan Pepe ve Bruno Alves ilk 11’in uzun süredir değişilmezi oldular. Hem hava toplarındaki hakimiyetleri hemde sertlikleri ile teknik seviyesi yüksek olan Portekiz’in denge unsuru oluyorlar. 
Chelsea’den Bosingwa’yı almaması ve onun yerine Braga’dan Miguel Lopes’i tercih etmesi ise tamamen Bento ve Bosingwa’nın aralarında yaşadıkları sorundan kaynaklanıyor. Lopes’in aynı zamanda solda da oynayabiliyor olması şartlar göze alındığında iyi bir tercih diyebiliriz.



Orta alan’da ise ciddi bir hayal kırıklığı yaşadım. Bu sezon Braga’da çok başarılı bir performans sergileyen Hugo Viana’nın olmaması şaşırtıcı. Bento yaptığı açıklamada ‘ Hugo Viana iyi bir sezon geçirdi, o iyi bir futbolcu ama oyun sistemimizde 23 kişilik kadroda yeri yok ’ demiş. Ben buna kesinlikle katılmıyorum. Kadroya dahil ettiği Martins ve Ruben Micael’in grup maçlarında ofansif anlamda katkı sağlayamadıklarını defalarca görmesine ragmen, sol ayağını bu derece iyi kullanabilen ve oyunu geriden kurma anlamında da ciddi katkı verecek bir isimi almaması büyük bir hatadır. Aynı şekilde Beşiktaş’tan Fernandes’in de olmaması anlaşılır bir durum değil. Beşiktaş’ta olduğu gibi duran toplardaki yeteneğine ihtiyac duyulmayacaktır belki ama oyuna yön verme ve tempo belirleme açısından önemli bir eksik olacaktır.


Israrla bahsettiğim nokta geriden oyunu kurabilmek. Çünkü grup maçlarındaki rakiplerinden Almanya ve Hollanda’nın en önemli ve can alıcı özelliği rakip sahada uyguladıkları baskı. Bu baskıyı kırmak için topu geriden çok iyi kullanan oyuncularınızın olması şart. Bu açıdan bakıldığında kadroda özellikle Viana ve Fernandes’in olmaması büyük dezavantaj. Meireles, Moutinho ve birazcık da Veloso bu işi kısmen yapabilen isimler olsa da 4. bir isim yok malesef. 4-3-3 oynayan bir takımda bu eksiklik kendini hissettirecektir. Custodio gibi kesici bir adamın olmasını yadırgamıyorum, zira bu kadar yetenekli oyuncu içinde bir tane fizik gücü ile birşeyler başarmaya çalışan adama da her daim ihtiyaç vardır. Bento’da benzer fikirlerle savunmuş bu tercihini. Bu eksikliği özellikle grup maçlarında zaman zaman yaşamışlardı. Mesela içerde oynadıkları İzlanda maçında sahaya Martins,Moutinho ve Meireles şeklinde çıkmış, her kontra golle sonuçlanmıştı. Maçı yine de ofansif güçleri sayesinde 5-3 kazansalar da bu kronik sorunlarını yine gözler önüne sermiş oldu. Bu açıdan Custodio defansif özellikleri sebebi ile önemli.  



İleri üçlüde ise her hangi bir süpriz yok. Almeida veya Postiga forvet, Ronaldo ve Nani çizgide, Quaresma ve Varela ise alternatifler. Nelson Oliveira’nın genç yaşta şampiyonaya katılacak olması güzel. Geçen sene U-20 Dünya Kupasında harika bir performans sergilemiş ve turnuvanın en çok dikkat çeken oyuncularından biri olmuştu genç Benficalı. Finalde kaybetselerde gösterdikleri performans ile Portekiz U-20 takımı ciddi anlamda etkileyiciydi. Bugün o takımın en iyi oyuncusuna şans verilmesi de takdir edilmeli.* Portekiz gibi senelerdir golcü sıkıntısı yaşayan bir takım için Nelson Oliveira’nın varlığı önemli. Oyuncu’nun hem kanatlarda hemde en uçta oynayabilmesi ise Portekiz için ciddi bir alternatif olmasını sağlıyor. Postiga ve Almeida’nın aksine daha teknik ve atletik olması kimi maçlarda onu süpriz bir şekilde sahada görmemize sebep olabilir.



Portekiz milli takımı Almanya,Danimarka ve Hollanda ile zorlu bir grupta neler yapar bilmiyorum ama izlenmesi keyif verecek bir ekip olacaklarını söyleyebilirim.

Turnuva’dan önce 26 mayıs’ta Makedonya ve 2 Haziran’da milli takımımızla Lizbon’da karşılaşacaklar.


* 2011 U-20 Dünya Şampiyonası sonunda Nelson Oliveira Adidas Gümüş Top ödülünü kazandı. 

12 Mayıs 2012

Düello'da İkinci Devre!


Daha önce düello'da ilk devre şeklinde Dortmund-Bayern lig maçına değinmiştim. O maçı kazanan Dortmund şampiyon oldu ve yarın yine Bayern ile federasyon (DFB) kupası için karşı karşıya gelecek. Bu sefer durum biraz daha farklı. O maçın ardından Bayern şampiyonlar liginde Real Madrid'i eledi ve haftaya evinde Chelsea ile final maçına çıkacak.


Bayern için şampiyonlar liginde finale kalmak mental anlamda gerçekten ciddi katkı sağladı. Dortmund hezimetinden sonra ciddi anlamda yıkım yaşamışlardı. 2 Senedir çok çektiler Dortmund ve Klopp'tan! Real´i eleyerek finale kalmak Bayern`in motivasyonunu ciddi anlamda güçlendirdi ve bunu Bremen, Stuttgart, Köln maçlarında sahaya yansıttı.  



Bu durumun zararıda olmuyor değil. Sonuçta şampiyonlar ligi finali çok önemli ve bir futbolcuya hayatında sıkca nasip olacak bir durum değil. Heynckes'de durumu buna göre yorumluyor ve diyor ki ''Oyuncuların kafasından tabiki final maçını çıkarmak mümkün değil ama iki önemli hedefimiz var ve oyuncular bunun bilincinde''. Burada oyuncuların yaptığı açıklamalara da kulak vermek gerekir. Mesela Robben eğer bana şampiyonlar ligi kupasını vereceklerini garantileyeceklerse, bu kupadan vazgeçmeye hazırım diyor. Haklı mı? Belki evet. Diğer futbolculardan buna karşı gelen açıklamalar yapılsa da kafalarının bir köşesinde bu gerçek var olacak. Bu sahaya pozitif bir şekilde de yansıyabilir. Neuer'in dediği gibi motivasyon ve olumlu havayı korumak adına bu maçtan zaferle çıkmak önemli olacaktır.

Dortmund cephesinde ise 2 senedir şampiyon olmanın ve Bayern karşısında kazanılan zaferlerin öz güveni var. Son maçlarda o istekli oyunlarından zerre farklılık göstermediler. Mevcut ortamda daha rahat olan cephe olsalar da, maçı kazanmak uğruna sonuna kadar mücadele edeceklerdir. Berlin'e gelirken yanlarında şampiyonluk kupalarını getirmeleri ve medyadaki duruşları tanıdığımız Dortmund'dan biraz farklı. Sebebi özgüven midir yoksa  büyüklük gösterisi midir bilmiyorum ama Bayern'i inanılmaz hırslandırdıkları kesin.


Klopp ve oyuncular devamlı heyecanlarını yitirmediklerini, aksine bu kupayı da çok istediklerini dile getiriyorlar ama Dortmund'un yarın olası bir yenilgide her hangi bir hasar almayacağı açık ve net. Klopp devamlı oyundan maksimum derecede keyif almaktan bahsediyor. Haklı olabilir ama unuttuğu bir gerçek var. Final maçlarında sadece istek ve dinamizm yetmeyebilir. Ciddi anlamda deneyim ve baskıyı kaldırabilmek gerekecek. Sonuçta bir seferlik 90 dakikada ufacık bir hata sonucu belirliyebiliyor. Bu açıdan bakıldığında defalarca finallerde forma giymiş futbolcuları ile Bayern daha avantajlı bir durumda.


Son maçlarda Bayern hep domine eden taraf olmak istedi ama oyunun hakimi daha çok koşan ve mücadele eden taraf Dortmund oldu. Bu finalde de yine aynı oyun kurgusunda Bayern'in ciddi anlamda sıkıntı yaşayacağını düşünüyorum. Eğer Bayern, Real maçındaki gibi klasik 4-3-3 formasyonuna dönerse ve rakibine boş alan bırakmazsa kazanabilir. Dortmund cephesi için önemli olan ise istek ve arzuları olacak. Eğer o direnci sahaya yansıtırlarsa harika bir maç olacaktır.