18 Mayıs 2012

Ralf Rangnick




Ralf Rangnick 53 yaşında Almanya’nın sayılı hocalarından bir tanesi, bundesliga’daki son dönemlerde yaşanan taktiksel devrimin baş mimarlarından. Futbolculuk kariyeri çok başarılı olmasa da hocalığı dönemindeki başarıları ile ismi şimdiden unutulmazlar arasına girmiştir.

23 yaşında adım attığı teknik direktörlüğün yanında Stuttgart Üniversitesinde ingilizce spor eğitimi aldı. Bunların dışında Brighton Üniversitesinde de eğitim gördü. Köln Spor Akademisini 1.2 (5 üzerinden 4.8) ile bitirip A-Lisansını aldığında ve döneminin 1. olması bir yana, okul tarihinin en başarılı isimlerinden birisi olmuştu.

Kendisini diğerlerinden farklı kılan taktiksel bilgisi dışında, Alman futbolundaki bakış açısını değiştirme yeteneği olmuştur. Almanya uzun seneler liberolu oyun sistemi ile boğuşurken, o çıkıp doğru olanın dörtlü defans zinciri olduğunu savunmuş ve bunu 1998 senesindeki bir spor programında çıkıp herkesin anlayacağı şekilde anlatmasından sonra da Profesör lakabını almıştır.

Bugün onun yanındaki yada ondan etkilenen isimler Bundesliga’ya damgalarını vuruyorlar. Mesela bir dönem yardımcısı olan Hannover’li Slomka, Mainz ile geçen sezon inanılmaz performans sergileyen Tuchel yada onun oyun anlayışına uygun bir futbol oynayan Jürgen Klopp gibi. Kısaca Almanya’da yaşanan bu değişikliğin ilk isimlerinden biri Ralf Rangnick olmuştur.

Ciddi anlamda 26 yaşında başladığı teknik direktörlük görevinde dikkatleri üzerine çekmesi çok sürmez. 1997 senesinde Ulm takımının başına geçtiğinde hedef 2.lig’e çıkmak olacaktır. Dörtlü savunma ve farklı oyun anlayışı ile kısa zamanda büyük başarı yakalayıp takımını üst lige taşımayı başarır. İkinci sezon takım harika bir şekilde mücadele etmeye devam eder ve sezonun ilk devresini birinci sırada tamamlar. Bu başarıdan sonra dikkatleri üzerine çekmeyi başarır ve Stuttgart açık bir şekilde onu istediğini dile getirir. Sezon sonu gideceği nerdeyse belli olduğu için takımda bu durumdan etkilenir ve düşüş yaşar. Bu sebepten ötürü erken ayrılmak zorunda kalır ve kısa süre sonra küme düşme tehlikesi yaşayan Stuttgart’ın başına geçer. Ulm o sezon sonunda Bundesliga’nın yolunu tutar, Stuttgart düşmez.

Stuttgart ile ilk sezonunda orta sıralarda kalır ama yine de inter toto biletini kapmasını bilir, Bir sonraki sezon ise şubat’a kadar Avrupa’da mücadele etmeyi başarsa da ligdeki vasat performans sonucu eleştirilerin odak noktası olur. Sene bitmeden de görevine son verilir. Burda o dönem Stuttgart’ın ciddi anlamda mali sorunlar yaşadığını dile getirmekte fayda var. Bu yüzden bir çok önemli futbolcuları ile yollarını ayırmak durumunda kalmışlardı.

2001 yazında ise Hannover 96 ile anlaşır. Hannover o dönem ikinci lige demir atmış, bir türlü tekrardan üst lige çıkmayı başaramamış bir kulüptür. O sezon harika bir performans sonucu en yakın rakibinden 10 puan önde ligi birinci bitirir ve 1.Bundesliga’ya yükselirler. Attıkları 93 gol ve toplamda aldıkları sadece 3 yenilgi ile herkesten takdir toplarlar. 1.Bundesliga’daki ilk sezonlarında uzun süre düşme hattında yer alsalar da, ikinci devre yapılan transferler sayesinde ligde kalmayı başarırlar. Bu sezonun ardından Hertha başta olmak üzere bir çok kulüp kendisi ile ilgilenir ama Hannover onu bırakmak istemez. Sezona iyi başlasalar da, ikinci devrenin başındaki düşüşün ardından görevine son verilir.

Bir sonraki sezonun 7.haftasında Heynckes’in yerine Schalke’de göreve başlar ve kısa sürede takımla beraber ciddi başarılara imza atar ve ligi ikinci bitirir. Kupada da finale kadar takımını taşır ama Bayern karşısında malup olur. Ertesi sezonda kupa’da Frankfurt karşısında ciddi bir hezimete uğrarlar ve erkenden elenirler. Avrupada da ciddi başarılar gelmez. Kısa süre sonra görevine son verilir.



Bir sonraki durağı hem onun hem de Alman futbolunun tarihi hamlelerinden biri olmuştur, Hoffenheim. SAP şirketinin sahibi Dietmar Hopp, bir zamanlar top koşturduğu kendi köyünün takımı  olan Hoffenheim’ın başına Rangnick’i getirir. 2006 yılında devraldığı takımı ilk sezonunda 2.Bundesliga’ya, ertesi sezonda 1.Bundesliga’ya çıkarmayı başarır. Benzer performansı Bundesliga’da da sürdürdüler ve uzun süre ligin üst kısmında yer aldılar. Kadrolarında yer alan uluslararası futbolculardan bir kaçı bugün Newcastle’da forma giyen Demba Ba, Bayern’den Luiz Gustavo, Schalke’den Obasiydi. Ligi 7. sırada bitirseler de Bundesliga’nın en çok konuşulan takımı olmayı başarmışlardı. Bir sonraki sezonda ligin keyif veren takımlarından biri oldular ve bir önceki seneye yakın performans gösterdiler. 2010/2011 sezonunun ortasına doğru gelindiğinde Hopp ile yolları ayırma kararı aldı. Hopp kulübün kendi kendini idare etmesini istiyordu ve önemli oyuncuların gitmesine müsade ediyordu. Rangnick bu durumda hedeflerinin peşinden koşmanın zor olacağı için devre arasında ayrılmayı tercih etti. Hopp’un ona yaptığı eleştiri durumu net bir şekilde özetliyordu: Aşırı hırslı!



Kısa süre sonra da Magath ile sorunlar yaşayan Schalke’nin başına geçti. Burada öncelikle İnter’i eleyerek yarı finale çıkmayı başardı. Yarı finalde Manchester United karşısında boyun eğse de performans açısından takdir edilen maçlar çıkardılar. Diğer yanda da kupa’yı Duisburg’u 5-0 yenerek kazanmasını bildiler. Bu sezon’a iyi bir şekilde Magath’dan kalma takımı temizlemişken ve umutlu bir bekleyiş içindeyken bir anda tükenmişlik (burn-out) sendromu sebebi ile görevini bıraktığını açıkladı. Bunu daha önce kaleci Enke’den duymuştu Almanya ve sonu çok kötü bitmişti*.



Bu süreci kendi şu şekilde anlatıyor. ‘....vücüdüm tam anlamı ile yorgun düşmüştü. Sağlıksız beslenme, kendine dikkat etmeme...içimdeki enerji bir sonraki antremana çıkma heyecanı kaybolmuştu. Kendimi hazır görmediğim için bırakmak gerektiğini söyledim....’ İşin sadece mental olmadığını, kan ve hormonal sonuçlarından da net bir şekilde anlaşıldığını belirtiyor. Çağın hastalıklarından birisi malesef. Aşırı derecede çalışma, kendine dikkat etmeme ve hep maksimuma ulaşma çabası! Neyse ki kendisi bu süreci başarı ile atlattığını ve tekrardan bir takım çalıştırmak için hazır olduğunu dile getiriyor.

Rangnick’in futbol anlayışından bahsetmek gerekirse ciddi anlamda Arrigo Sacchi’den etkilendiğini söyleyebiliriz. Doksanların başının Milanı onun hayatında önemli bir yere sahip. Bu anlayışın temel prensipleri olan takım halinde alan savunması ve topa baskı uygulamak, gittiği her takımda uyguladığı temel felsefedir. Genelde 4-4-2 oyun formasyonunu seçse de kimi zaman baklavalı 4-4-2 ve 4-2-3-1 oynattığı da olur. Top rakipteyken, o oyuncuya en az bir kişi ile baskı uygulamak olmazsa olmazıdır. Onun için takımın dinamikliği çok önemlidir. Topa karşı alanı savunamayan, gerekli hareketliliği gösteremeyenin onun kadrosunda hiç şansı olamaz.

Aynı Sacchi gibi bir diğer etkilendiği isim ise önde baskılı futbol oynatan Zdenek Zeman olmuştur. Hatta bu hayranlığı 91’de Zeman’ın Foggia’nın başında olduğu dönemde tatil yaptığı yere yakın bir kasabada kamp yaptığını duyunca, antremanları izlemek için her öğlen kamplarına gidecek derecededir.

Önem verdiği noktalardan bir tanesi ise kendi ekibi. Yanına aldıkları isimlerin tamamına çok güvenir. Daha önce de belirttiğimiz isimlerde bunun bir delili gibiler. O açıdan gittiği yere kesinlikle ekibi ile gelmelidir. Bir önemli unsur ise takımın inşaası. Kariyerini dikkatlice incelediğimizde de bu yönü bariz bir şekilde ön plana çıkar. Yeniden yapılanma fırsatı tanınan Hoffenheim başta olmak üzere Hannover,Ulm gibi takımlarda yakaladığı başarı bu açıdan önemlidir.



Yıldız futbolcularla arası pek iyi olmamıştır. Önceki dönemlerinde Stuttgart sürecinde Balakov ile ciddi sorunlar yaşamış ve onu kadro dışı bırakmıştır. Kısa süre sonrada yönetimsel anlamda sorunlar sebebi ile ayrılmak durumunda kalmıştır. Bunun dışında kısa süreli de olsa Schalke’ye tekrar geldiğinde Raul ile de oyun içinde kullanma açısından zorluklar yaşamıştır ama bu sadece bununla sınırlı kalmıştır. Yine de bu oyunculara saygıyı duyar, asıl hedefin başarı olduğunu ve başarı gelince onlarında oynadıklarından keyif alacaklarını savunur.

Çok büyük bütçelere ihtiyaç duymaz. Oyuncu takip portfoyü geniştir. Dolayısı ile çoğu kişinin bilmediği isimleri alıp getirebilir. Bu oyunculardan da genelde maksimum verim almayı bilir. Özellikle Avrupa’da İngiltere ve İtalya liglerini yakından takip etmesi ile bilinir.

Jürgen Klinsmann milli göreve getirildiğinde ilk olarak yardımcılık görevini ona teklif eder ama o bu teklifi kabul etmez. Bugün belki de Joachim Löw yerine o olacaktı milli takım koltuğunda. Kısaca şu an bana göre olması gerektiği noktanın çok uzağındadır. Potansiyeli ve bilgisi ile gerçekten futbolun dahisidir. Kendisi uygulamalarında inatçıdır. Bu konuda kendisine kesinlikle sonsuz bir güven duyabilirsiniz. Benim gözümde şu an dünya’nın sayılı taktisyenlerinden birisidir. İşinin ehli bir adamdır, gözü kapalı güvenilebilir.

Şimdi durumu Beşiktaş penceresinden değerlendirdiğimizde iki şey öne çıkıyor. Sabır ve sonsuz güven! En ufak şüphe varsa kesinlikle gelmemelidir. Yeniden yapılanmaya uygun, uzun süre çalısılacak bir isim olsa da, yeterli güven ortamı olmadan başarılı olması mümkün değildir. Hertha ve Schalke yazımda belirttiğim gibi yönetim anlayışları itibari ile bu camialar aşırı derecede bize benzerler. Schalkede zorlanmasında yatan sebepte budur. Yönetim sabırlı olmalıdır ve kısa vade hedeflerden çok uzun vadede başarıyı hedeflemelidir. En önemli unsur Derwall gibi bu ülkede futbolda devrim yapabilecek kapasitesidir. Yeni yönetim ve başkanın kafalarındaki modele çok uygun bir isim olduğunu düşünüyorum. Uzun vadede Beşiktaş’a bir Avrupa kupası ve oynadığı futbol ile ligdeki bütün takımlara model olabilecek bir takım yaratabilir.



İki erkek çoçuk babası, anadili seviyesinde İngilizcesi olan bu futbol adamı eğer kararını verip Türkiye’ye geliyorsa bilinmelidir ki para için gelmiyordur, inanmıştır. İnandığı zamanda Türk futbolunda devrim yapabilecek bir insandır. Burada mühim olan taraftarın ve yönetimin duruşu olacaktır.


* Bir dönem Fenerbahçe forması da giymiş olan Robert Enke 20.11.2009 senesinde yaşadığı yoğun baskı ve bunalım sonucu hayatına son vermişti.



Kardelen'in hikayesi: 19 Mayıs!


Yarın 19 mayıs!


Milletimizin ve tüm Beşiktaşlıların Atatürk'ü anma, 19 mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun! 


Tüm Beşiktaş şehitlerinin ruhları şad olsun!

Teşekkürler...



O gün geldi çattı, Pazar günü Feda tşörtleri raflardaki yerini alacak. İlk olarak Beşiktaş – Galatasaray basket maçından önce, salonun yakınında Kartal Yuvası tırlarında satışa sunulacak. Kısa süre sonra da hem internette hem de bütün kartal yuvalarında satışa sunulacak. Bu proje’nin en başındaki inancımın ve güvenimin boşa çıkmadığını görmek inanılmaz bir mutluluk verdi.

Tasarım şekli itibari ile uzun süredir kafamda canlanıyordu. Bu düşüncemi Gürkan kardeşim ile paylaştım ve ortaya böyle güzel birşey çıktı. Tek kelime ile Beşiktaş’ı anlatmak gerekiyordu. Sonra aklıma o satırlar geldi.




“Ah dostum Şerafettin. Hastasın biliyorsun. Yatakta olman gerekirken hala Beşiktaş hala Beşiktaş!” demişti doktor Enver.
İnce bir sesle “Feda” demişti Şeref Bey, ince bir sesle!

Feda demişti Şeref Bey, Feda! Hemen fikrimi sevdiğim dostlarımla paylaştım. Onlarda aynı şeyleri düşünüp hissediyorlardı. Feda olmalıydı, Beşiktaş’a olan aşk, iki hecede ancak bu şekilde anlatılabilirdi.  



Herşey şubat sonunda Beşiktaşlılar için yaşanan karanlık süreçte başladı. Daha yeni yönetimin belli olmadığı bir dönemde serefbeyforum’da bu fikrimi paylaşmıştım. İlk başlarda yönetimin belli olmaması ve mevcut karamsarlıktan dolayı gerekli heyecan oluşmasa da, kısa süre sonra yeni yönetim ile beraber mevcut ortam oluşmuştu. Taraftarın sesine kulak veren, gerçek anlamda taraftara hak ettiği değeri veren yöneticilerimize bu sesi duyurmak gerekiyordu. Bu blog’da bu şekilde doğdu işte. Herkesin okuyabilmesi ve bu fikri iletmek açısından önemliydi şurdaki yazı. Henüz 2 ay olmadan 15.000’e yakın kişi okudu. Diğer Beşiktaş aşıkları da hem mail  hem de facebook üzerinden destek verdiler. Forzabeşiktaş sitesinden üyelerinde destek olduğu bu oluşum kısa sürede amacına ulaştı.

Değerli yöneticilerimiz Cem Bilge,Metin Albayrak,Adnan Dalgakıran başta olmak üzere kısa süre sonra bu ses’e olumlu tepki verdiler ve FEDA hayat buldu. Bir kez daha kendilerine teşekkür’ü borç bilirim. Aynı zamanda bu süreçte her daim desteğini esirgemeyen şerefbeyforum ve forzabesiktaş üyelerine, özellikle Levent Karakoç ağabeyim ve Ahmet Dinç kardeşime, fikirlerime her zaman, gece gündüz demeden hayat veren Gürkan kardeşime sonsuz teşekkürler. Sürecin ilerleyen dönemlerinde de www.fedazamani.com ‘u hazırlayan Emre Şenkartal ve Emrah Çoksaygan’a da ve ismini unuttuğum tüm Beşiktaşlılara sonsuz teşekkürler.

Ersin Kurnaz 

17 Mayıs 2012

Hertha ve Schalke



'Futbol Utancı'

Salı günü oynanan play-out rövanş maçında Fortuna Düsseldorf Hertha’ya zor da olsa elemesini bildi. Bundesliga tarihinde eşine az rastlanır bir olay maça damgasını vurdu. Maç 2-2 sürerken (ilk maçı Fortuna 1-2 kazanmıştı) uzatmalarda Hertha gol arıyordu. Eksik kalmalarına rağmen tam anlamı ile oyunu rakip sahaya yıkmışlardı ki, bir anda maç bitti sanan Fortuna taraftarı sahaya hücum etti. Kısaca yanlış anons kurbanı oldular. Az kalsın maç iptal olacak noktaya geldi ama hakem Wolfgang Stark saha boşaltılınca kalan süreyi oynattı. Kalan iki dakika da gol olmayınca maç 2-2 bitti ve Hertha kümeye düştü.



Maç bitiminden sonra basından öğrendiğimiz kadarıyla ilginç olaylar olmuş. Hakemi darp etmeler, itişmeler, kakışmalar. Bir çok oyuncunun ceza alacağı nerdeyse kesin. En ciddi iddia ise Kobiashvili’nin hakem Stark’a yumruk atması. Hertha maçtan dolayı itirazda bulunmuş, Cuma günü karar verilecek. Ben birşeyin değişeceğini pek sanmıyorum ama Herthalı yetkililier çıkmadık candan ümit kesilmez diye düşünüyorlar anlaşılan.



Bunu yazmaktaki asıl amacım Hertha Berlin ve Schalke 04 gibi takımların aynı ülkemizde olduğu gibi saçma bir şekilde idare ediliyor olması. Bu iki takımda senelerdir yanlış yönetimlerin bedelini ödüyorlar.

Hertha’nın bu seneki performansına bakalım mesela. Sene başında gerekli bütçe verilmeyince, bu takımı üst lige çıkarmayı başaran Markus Babbel bir iki transfer dışında kadrosunu korudu. Ben Hatira ve Tunay Torun dışında ciddi bir hamleleri olmadı. Sezona iyi başladılar ve uzun süre ligi orta sırada götürdüler. Sonra Babbel ile sözleşme uzatmak istediler ama Babbel buna karşı çıktı. Sonra yakından bilindiği üzere görevine son verilip, yerine Eskişehirspor’dan bonservisi ile Michael Skibbe getirildi. Orta sıralarda ilerleyen takım 4 maç üst üste yenilgi alıp dibe doğru yaklaşınca, onu da kovdular. Bizi kurtarsa, kurtarsa Otto Rehhagel kurtarır deyip deneyimli hoca’yı getirdiler takımın başına. O gelince de çok birşeyler değişmedi ve son haftaya kadar düşüş sürdü. Son maçta Babbel’in yeni takımı Hoffenheim’ı 3-1 yenmeleri ve Köln’ün Bayern’e malup olması sayesinde bir anda play-out maçında buldular kendilerini. Sonucunda da kaybedip düştüler.

Benzer bir durum Schalke’de de söz konusu. Bu takımda uzun vade plan yapmak imkansız. Taraftarların ciddi anlamda baskı oluşturması bir yana, yönetimsel anlamda da ciddi beceriksizlikler söz konusu. Mesela 2 sene önce göreve getirdikleri Magath ile ilk senelerinde gayet başarılı bir şekilde ligi ikinci bitirdiler. Ertesi sezon ligde kötü bir duruma düşselerde kupa’yı almayı bildiler. Aynı zamanda da Şampiyonlar liginde onun komutasında çeyrek finale çıktılar. Bu süreçte görevine son verildi ve yerine Ralf Rangnick geldi. O da İnter’i eledi ve Magath’ın takımını yarı finale taşımayı başardı. Ertesi sezon sağlık sorunları sebebi ile işi bıraktı. Gerçi daha önceden onun da görevine son vermişlikleri var.



Kısaca yanlış yönetimlerin bedelini takımların ödemesi sadece bize özel bir durum değil. Avrupa’nın gelir anlamında 10. takımı da olsa yönetim ve idareniz başarılı değilse, sportif başarı da yalan oluyor. Ne diyelim, Hertha’ya ikinci ligde başarılar. Cuma günü bir süpriz karar çıksa dahi, kaçınılmaz son sadece zaman alacaktır! Aynı şekilde Edu ile mutlu sezonlar Schalke!

15 Mayıs 2012

Euro 2012 Portekiz Kadrosu




Portekiz’in teknik direktörü Paulo Bento, geçtiğimiz günlerde Euro2012 kadrosunu açıkladı. Kadro’da özellikle orta saha tercihi dışında ciddi bir süpriz yok. Öncelikle kadroyu paylaşayım:

Kale
Rui Patrício (Sporting), Beto (Cluj), Eduardo (Benfica)

Defans
Bruno Alves (Zenit), Fábio Coentrão (Real Madrid), João Pereira (Sporting), Pepe (Real Madrid), Ricardo Costa (Valencia), Rolando (FC Porto), Miguel Lopes (Sc Braga)

Ortasaha
Carlos Martins (Granada), Joao Moutinho (Porto), Custodio(Braga), Miguel Veloso(Genova), Raul Meirelese (Chelsea), Ruben Micael (Zaragoza)


Ofans
Cristiano Ronaldo (Real Madrid), Helder Postiga (Zaragoza), Nani (Manchester United), Nelson Oliveira (Benfica), Ricardo Quaresma (Beşiktaş), Hugo Almeida (Beşiktaş), Varela (FC Porto)

Kale’de malesef Vitor Baia’dan beri üst düzey bir kaleci gelmemiş olsa da Rui Patricio ve Eduardo ile doğru tercihler yapılmış. R.Patricio’nun Sporting ile bu sezon hem ligde hemde Avrupa’da gösterdiği performansı karşılığını bulmuş.

Defans’a göz gezdirdiğimizde ise Real Madrid’de bu sene fazla forma giyemeyen Ricardo Carvalho’nun yokluğu göze çarpıyor. Kadroda Bruno Alves, Pepe, Ricardo Costa, Rolando gibi futbolcuların olması sebebi ile makul karşılanabilir. Zaten bu oyunculardan Pepe ve Bruno Alves ilk 11’in uzun süredir değişilmezi oldular. Hem hava toplarındaki hakimiyetleri hemde sertlikleri ile teknik seviyesi yüksek olan Portekiz’in denge unsuru oluyorlar. 
Chelsea’den Bosingwa’yı almaması ve onun yerine Braga’dan Miguel Lopes’i tercih etmesi ise tamamen Bento ve Bosingwa’nın aralarında yaşadıkları sorundan kaynaklanıyor. Lopes’in aynı zamanda solda da oynayabiliyor olması şartlar göze alındığında iyi bir tercih diyebiliriz.



Orta alan’da ise ciddi bir hayal kırıklığı yaşadım. Bu sezon Braga’da çok başarılı bir performans sergileyen Hugo Viana’nın olmaması şaşırtıcı. Bento yaptığı açıklamada ‘ Hugo Viana iyi bir sezon geçirdi, o iyi bir futbolcu ama oyun sistemimizde 23 kişilik kadroda yeri yok ’ demiş. Ben buna kesinlikle katılmıyorum. Kadroya dahil ettiği Martins ve Ruben Micael’in grup maçlarında ofansif anlamda katkı sağlayamadıklarını defalarca görmesine ragmen, sol ayağını bu derece iyi kullanabilen ve oyunu geriden kurma anlamında da ciddi katkı verecek bir isimi almaması büyük bir hatadır. Aynı şekilde Beşiktaş’tan Fernandes’in de olmaması anlaşılır bir durum değil. Beşiktaş’ta olduğu gibi duran toplardaki yeteneğine ihtiyac duyulmayacaktır belki ama oyuna yön verme ve tempo belirleme açısından önemli bir eksik olacaktır.


Israrla bahsettiğim nokta geriden oyunu kurabilmek. Çünkü grup maçlarındaki rakiplerinden Almanya ve Hollanda’nın en önemli ve can alıcı özelliği rakip sahada uyguladıkları baskı. Bu baskıyı kırmak için topu geriden çok iyi kullanan oyuncularınızın olması şart. Bu açıdan bakıldığında kadroda özellikle Viana ve Fernandes’in olmaması büyük dezavantaj. Meireles, Moutinho ve birazcık da Veloso bu işi kısmen yapabilen isimler olsa da 4. bir isim yok malesef. 4-3-3 oynayan bir takımda bu eksiklik kendini hissettirecektir. Custodio gibi kesici bir adamın olmasını yadırgamıyorum, zira bu kadar yetenekli oyuncu içinde bir tane fizik gücü ile birşeyler başarmaya çalışan adama da her daim ihtiyaç vardır. Bento’da benzer fikirlerle savunmuş bu tercihini. Bu eksikliği özellikle grup maçlarında zaman zaman yaşamışlardı. Mesela içerde oynadıkları İzlanda maçında sahaya Martins,Moutinho ve Meireles şeklinde çıkmış, her kontra golle sonuçlanmıştı. Maçı yine de ofansif güçleri sayesinde 5-3 kazansalar da bu kronik sorunlarını yine gözler önüne sermiş oldu. Bu açıdan Custodio defansif özellikleri sebebi ile önemli.  



İleri üçlüde ise her hangi bir süpriz yok. Almeida veya Postiga forvet, Ronaldo ve Nani çizgide, Quaresma ve Varela ise alternatifler. Nelson Oliveira’nın genç yaşta şampiyonaya katılacak olması güzel. Geçen sene U-20 Dünya Kupasında harika bir performans sergilemiş ve turnuvanın en çok dikkat çeken oyuncularından biri olmuştu genç Benficalı. Finalde kaybetselerde gösterdikleri performans ile Portekiz U-20 takımı ciddi anlamda etkileyiciydi. Bugün o takımın en iyi oyuncusuna şans verilmesi de takdir edilmeli.* Portekiz gibi senelerdir golcü sıkıntısı yaşayan bir takım için Nelson Oliveira’nın varlığı önemli. Oyuncu’nun hem kanatlarda hemde en uçta oynayabilmesi ise Portekiz için ciddi bir alternatif olmasını sağlıyor. Postiga ve Almeida’nın aksine daha teknik ve atletik olması kimi maçlarda onu süpriz bir şekilde sahada görmemize sebep olabilir.



Portekiz milli takımı Almanya,Danimarka ve Hollanda ile zorlu bir grupta neler yapar bilmiyorum ama izlenmesi keyif verecek bir ekip olacaklarını söyleyebilirim.

Turnuva’dan önce 26 mayıs’ta Makedonya ve 2 Haziran’da milli takımımızla Lizbon’da karşılaşacaklar.


* 2011 U-20 Dünya Şampiyonası sonunda Nelson Oliveira Adidas Gümüş Top ödülünü kazandı. 

12 Mayıs 2012

Düello'da İkinci Devre!


Daha önce düello'da ilk devre şeklinde Dortmund-Bayern lig maçına değinmiştim. O maçı kazanan Dortmund şampiyon oldu ve yarın yine Bayern ile federasyon (DFB) kupası için karşı karşıya gelecek. Bu sefer durum biraz daha farklı. O maçın ardından Bayern şampiyonlar liginde Real Madrid'i eledi ve haftaya evinde Chelsea ile final maçına çıkacak.


Bayern için şampiyonlar liginde finale kalmak mental anlamda gerçekten ciddi katkı sağladı. Dortmund hezimetinden sonra ciddi anlamda yıkım yaşamışlardı. 2 Senedir çok çektiler Dortmund ve Klopp'tan! Real´i eleyerek finale kalmak Bayern`in motivasyonunu ciddi anlamda güçlendirdi ve bunu Bremen, Stuttgart, Köln maçlarında sahaya yansıttı.  



Bu durumun zararıda olmuyor değil. Sonuçta şampiyonlar ligi finali çok önemli ve bir futbolcuya hayatında sıkca nasip olacak bir durum değil. Heynckes'de durumu buna göre yorumluyor ve diyor ki ''Oyuncuların kafasından tabiki final maçını çıkarmak mümkün değil ama iki önemli hedefimiz var ve oyuncular bunun bilincinde''. Burada oyuncuların yaptığı açıklamalara da kulak vermek gerekir. Mesela Robben eğer bana şampiyonlar ligi kupasını vereceklerini garantileyeceklerse, bu kupadan vazgeçmeye hazırım diyor. Haklı mı? Belki evet. Diğer futbolculardan buna karşı gelen açıklamalar yapılsa da kafalarının bir köşesinde bu gerçek var olacak. Bu sahaya pozitif bir şekilde de yansıyabilir. Neuer'in dediği gibi motivasyon ve olumlu havayı korumak adına bu maçtan zaferle çıkmak önemli olacaktır.

Dortmund cephesinde ise 2 senedir şampiyon olmanın ve Bayern karşısında kazanılan zaferlerin öz güveni var. Son maçlarda o istekli oyunlarından zerre farklılık göstermediler. Mevcut ortamda daha rahat olan cephe olsalar da, maçı kazanmak uğruna sonuna kadar mücadele edeceklerdir. Berlin'e gelirken yanlarında şampiyonluk kupalarını getirmeleri ve medyadaki duruşları tanıdığımız Dortmund'dan biraz farklı. Sebebi özgüven midir yoksa  büyüklük gösterisi midir bilmiyorum ama Bayern'i inanılmaz hırslandırdıkları kesin.


Klopp ve oyuncular devamlı heyecanlarını yitirmediklerini, aksine bu kupayı da çok istediklerini dile getiriyorlar ama Dortmund'un yarın olası bir yenilgide her hangi bir hasar almayacağı açık ve net. Klopp devamlı oyundan maksimum derecede keyif almaktan bahsediyor. Haklı olabilir ama unuttuğu bir gerçek var. Final maçlarında sadece istek ve dinamizm yetmeyebilir. Ciddi anlamda deneyim ve baskıyı kaldırabilmek gerekecek. Sonuçta bir seferlik 90 dakikada ufacık bir hata sonucu belirliyebiliyor. Bu açıdan bakıldığında defalarca finallerde forma giymiş futbolcuları ile Bayern daha avantajlı bir durumda.


Son maçlarda Bayern hep domine eden taraf olmak istedi ama oyunun hakimi daha çok koşan ve mücadele eden taraf Dortmund oldu. Bu finalde de yine aynı oyun kurgusunda Bayern'in ciddi anlamda sıkıntı yaşayacağını düşünüyorum. Eğer Bayern, Real maçındaki gibi klasik 4-3-3 formasyonuna dönerse ve rakibine boş alan bırakmazsa kazanabilir. Dortmund cephesi için önemli olan ise istek ve arzuları olacak. Eğer o direnci sahaya yansıtırlarsa harika bir maç olacaktır.





10 Mayıs 2012

Bundesliga 2011/12 Karması





Kale: Neuer, Zieler ve Weidenfeller başta olmak üzere bir çok başarılı isim çıktı karşımıza bu sezon ama 1 numara kesinlikle Mönchengladbach'ın genç kalecisi Marc Andre ter Stegen. Başarısı sayesinde milli takımın Euro2012 aday kadrosunda da yerini aldı ve henüz 20 yaşında.


Sağ Bek: Lukasz Piszczek! Borussia Dortmund'un 2 senedir en önemli oyuncularından birisi. Yaptığı asistler ve attığı süpriz goller dışında rakip oyuncuların tam anlamı ile kabusu. Polonya ile ev sahibi olarak Euro2012'de de başarılı performans sergileyeceğinden kimsenin şüphesi yok.


Stoper: Eğer Dortmund bu derece başarılı olduysa bunda Mats Hummels'in başarısı büyük. Ligin açık ara en iyi performansını gösteren stoperi oldu. Bayern alt yapısından yetişti ama hak ettiği değeri Dortmund'da buldu. Onsuz bir Dortmund düşünülemez. O da milli takımla Euro2012 yolcusu.


Stoper: Dante. Senelerdir Bundesliga'da forma giyiyordu ve performans olarak hiç bu derece başarılı olmadı. Bunda Favre'nin payı büyük. Takımında bu sene gösterdiği başarılı performans sayesinde seneye Bayern forması giyecek.


Sol Bek: Philip Lahm. Almanya'yı geçelim, dünya'nın sayılı beklerinden birisi. Hem solda hem sağda çok başarılı. Her daim görevini layıkı ile yerine getiriyor. Ribery ile arkalı önlü oynarsa Ribery'nin performansı, Robben ile oynarsa Robben'in performansı tavan yapıyor. Bayern'in kaptanı Euro2012'ye kupa almaya gidecek.


Sağ Açık: Bayern'in Hollandalı yıldızı Robben. Oynadığı her maçta takımına hem skor anlamında hem oyun anlamında büyük katkı verdi. Kritik Dortmund maçında penaltıyı kaçırmış olsa da bu onun büyüklüğünden bir şey kaybettirmez. Başarılı performansı sayesinde sözleşmesini de uzattı. Hollanda bu sefer kupayı alabilir.


Orta Saha: Bayern gibi bir takımda hem ofansif hem defansif anlamda katkı yapmak zor iştir. O açıdan Schweinsteiger ve Kroos'un yaptıkları işe ciddi anlamda saygı duymak gerek. Schweinsteiger'in yokluğunda Kroos görevini başarıyla yerine getirdi. Attırdığı golleri, akıl dolusu şutları ve sağlam savunması ile Khedira'nın milli takımdaki yerini alacak gibi. Euro2012 onun turnuvası olacak!


Orta Saha: Başlı başına bir başarı öyküsü. Hem oyuncunun bulunuşu, hem ortaya koyduğu performans hem de karakteri ile tam bir Japon işi bu adam, Shinji Kagawa! Modern bir 10 numara! Asist onda, goller onda, zeka kokan paslar, bitmek bilmeyen enerji onda. İngilizler boşuna kancayı takmadılar. Orada da başarılı olacağına eminim.


Sol Açık: Açık söylemek gerekirse Quaresma kadar severek izlediğim bir başka futbolcu Frank Ribery. Her an birşey yapabilir, her saniye dikkatle takip edilesi bir dünya yıldızı. Rakibin kim olduğunun hiç bir önemi yok, yer yüzündeki en tehlikeli futbolculardan.


Forvet: Bu çocukta cevher vardı ama Favre'nin elinde pırlantaya dönüştü. Topla ilerleyişi bazen Messi gibi. Koşuyor,koşuyor,koşuyor... Enerjisi bitmek bilmeyen, bunlar yetmezmiş gibi inanılmaz yetenekli olan Marco Reus'tan bahsediyorum. Dortmund ve Bayern arasındaki  düello'da yetiştiği kulüp olan Dortmund'u tercih etti. Seneye özellikle Şampiyonlar Liginde kendisinden çok bahsettireceğinden eminim.


Forvet: Gol makinesi dedikleri böyle birşey olsa gerek. Hollanda'lı yıldız Klaas Jan Huntelaar bu sezon attığı 29 golle Bundesliga gol kralı oldu. Tabi  birde Avrupa Liginde attığı 14 golü var. Hollanda teknik direktörü Van Marwijk'in işi cidden zor bu sefer, bir tarafta Van Persie,diğer tarafta Huntelaar. 



Robben vs Robben


                                     Çok farklı birisi ve onu izlemek büyük keyif.


Karısına ve annesine zamanında 'Eğer bir gün Şampiyonlar Ligini ve Avrupa Şampiyonasını kazanırsam bırakırım' demiş.  Bayern ile sözleşmesini 2015'e kadar uzattı ve ekledi 'O söylediklerim tabiki şakaydı'

9 Mayıs 2012

Durun siz kardeşsiniz!




Atletico Madrid ve Atletico Bilbao bugün Uefa Kupası finalinde karşı karşıya geldiler. Her iki takımda turnuva boyunca finali hak ettiklerini defalarca ispat ettiler. Atletico Bilbao başta Manchester United olmak üzere Schalke, PSG, Sporting Lizbon gibi takımları yenerken, Atletico Madrid ise Lazio,Hannover,Valencia ve Beşiktaş gibi takımları yenmişti.

Burada daha ilginç olan bir ayrıntı ise Atletico Madrid’in genel performansıydı. Final maçına kadar oynadıkları 18 maçta sadece bir kere deplasmanda Udinese’ye yenildiler. Kalan maçlarda attıkları gollerle ve futbolları ile turnuvanın ofansif anlamda en tehlikeli takımı olmayı başardılar.

İşler bu sezon ligde tam istedikleri gibi gitmeyince teknik direktörlüğe Manzano’nun yerine Diego Simeone getirildi. Manzano ile zaman zaman iyi oynasalarda kendilerini Diego Simeone ile buldular. Simeone ileri uçta çok güçlü ama geriye dönüşlerde ciddi sıkıntılar yaşayan Madrid’i takım kimliğine sokmayı başardı.

Bilbao’da ise en önemli faktör Marcelo Bielso nam-ı değer El Loco’nun varlığıydı. Bilbao’ya gelişi ile resmen takımın kimliğini değiştirdi. Kadrosunda hiç bir yabancı oyuncu bulunmayan, tamamı Bask kökenlilerden oluşan yıldız diyebileceğimiz 2-3 futbolcusu dışında sokakta görsek tanımayacağımız futbolcularla harika bir Uefa performansı sergilediler. Eldeki malzemeden en iyisini çıkarmayı başardı.

Bu maçın bir başka ilginç öyküsü ise bu iki takımın bir zamanlar aynı çatı altında mücadele eden ekipler olmasıydı. Zamanında Madridlilerin de beraber forma giydiği Atletico Bilbao ülkenin en başarılı takımlarından biridir. Sene 1903’de, takımın Bilbao’lu kısmı Copa Del Rey’e Madridli dostlarından habersiz katılırlar ve şampiyon olurlar. Buna çok sinirlenen Madridliler yeni takım kurmak isterler ve Atletico Madrid’i kurarlar. Logolarındaki benzerlikte buradan gelir.





Kadrolara bakıldığında favori Atletico Madrid olsa da maçın kolay geçmeyeceği izlenimi veriyordu. Sonuçta rakipleri çıldırtan bir Lorente,Munain ve Marcos sahadaydı.


Maça Atletico Madrid her zaman olduğu gibi inanılmaz derecede baskılı ve hırslı başladı. Çok geçmeden de, dakika 7’yi gösterdiğinde Madrid’in gol makinesi Radamel Falcao sahneye çıktı. Aynı oyunlarda atılan goller gibi çok şık bir vuruşla takımını öne geçirmeyi başardı. Bilbao bu kısa şokun ardından oyuna tutunmaya çalışsa da istedikleri pozisyonları yakalayamadı. Dakika 34’ü gösterdiğinde sahneye Arda’nın pasında çıkan isim yine Falcao oldu. Rakibini bilek hareketleri ile şaşırttı ve harika bir vuruşla skoru 2-0’a getirdi. Bu Falcao’nun aynı zamanda 29. Avrupa Ligi maçında attığı 29. gol oluyordu. İlk devre bu şekilde bitti.

İkinci devreye El-Loco, Ituraspe yerine daha iyi top kullanan İ.Perez’i, sol tarafada  Aurtenetxe yerine daha ofansif bir oyuncu olan İbai Gomez’i aldı. Bilbao sahada beklenen etkiyi yinede gösteremeyince, Bielsa 63’de oyuna Ander yerine Toquero’yu aldı. Bundan sonra Madrid geri çekildi ve rakibinin gelmesini bekledi. Bu süreçte Bilbao bir çok fırsat yakalasa da sonuca gidemedi. Simeone ise bir dönem Arjantin milli takımından hocası olan Bielsa’ya karşı kadrosunu bozmadı. Sonuçta ciddi anlamda bir tehlike yoktu ve sahadaki bütün oyuncular maksimum performans sergiliyorlardı. Dakikalar ilerler ve Bilbao baskısını arttırırken Atletico Madrid en iyi yaptığı işlerden biri olan kontra atakta Diego’nun bireysel çabaları ile skoru 85’de 3-0’a getirdi ve maçın sonucunu belirledi.




Atletico Madrid 1 senelik aranın ardından yep yeni yüzü ile tekrardan kupayı kazanmayı başardı ve Beşiktaş tekrardan şampiyon olan takıma elenmiş oldu. Arda Turanda ilk sezonunda bir Avrupa kupası ile tanışmış oldu.

2009/2010 Final Kadrosu

De Gea (Manu) – Ujfalusi (Galatasaray) – Perea – Dominguez – Lopez - Paulo – Raul Garcia (Osasuna) – Simao (Beşiktaş) – Reyes (FC Sevilla) – Forlan (İnter) – Aguero (M.City)

2011/2012 Final Kadrosu

Courtois – Godin – Miranda - Filipe – Juanfran – Gabi -  Mario Suarez – Arda – Adrian – Diego - Falcao






7 Mayıs 2012

Euro 2012 Almanya Aday Kadrosu

Podolski,Löw,Müller ve Mertesacker yeni forma ile poz verirken


Bugün Joachim Löw turnuvaya götüreceği aday kadrosunu açıkladı. Bu oyunculardan elenenler olacak ve en son 23 kişiye düşecek. 


Kadro:


Kale: Manuel Neuer (Bayern), Tim Wiese (Bremen), Marc-Andre Ter Stegen (Gladbach), Ron Robert Zieler (Hannover)


Defans: Holger Badstuber (Bayern), Philip Lahm (Bayern) , Benedikt Höwedes (Schalke 04), Jerome Boateng (Bayern), Mark Schmelzer (Dortmund), Mats Hummels (Dortmund), Per Mertesacker (Arsenal)


Orta Saha: Bastian Schweinsteiger, Toni Kroos, Thomas Müller (Bayern), Andre Schürrle,Lars Bender, Simon Rolfes (Bayer Leverkusen), Sami Khedira, Mesut Özil (Real Madrid), Marco Reus (Gladbach), Sven Bender, İlkay Gündoğan, Mario Götze (Dortmund), Julian Draxler (Schalke 04), Lukas Podolski (Köln)


Ofans: Mario Gomez (Bayern), Miroslav Klose (Lazio), Cacau (VfB Stuttgart) 




Süpriz isimler Schalke'nin genç yıldızı Draxler ve Dortmund'dan İlkay Gündoğan oldu. Kadro ile beraber belki şampiyonaya gidemeyebilirler ama Löw'ün onlara destek çıkıyor olması güzel.


Magath'ın Helmes kulisleri işe yaramamış. Löw forvet hattında bu sene iyi bir performans sergileyen Gomez ile milli takımın gol makinesi Klose'yi ve Brezilya asıllı Cacau'yu tercih etmiş. Belki Helmes değil ama Cacau'un yerine Kiessling'in olması daha mı iyi olurdu acaba diye düşünmeden edemedim.  


Kadrodaki Bayernli oyuncular oynayacakları final maçı sebebi ile kadroya 25 mayısta dahil olacaklar. Löw bu ciddi anlamda sorun teşkil edebilir diyor ama ben buna inanmıyorum. Kadroda tam 8 Bayernli var ve nerdeyse hepsi ilk 11'in bir parçası. Onlar devamlı bir uyum içerisindeler zaten.


Turnuvaya kadar Almanya 26 mayıs'ta Basel'de İsviçre ve 31 mayıs'ta Leipzig'de İsrail ile hazırlık maçı yapacak.


Turnuvadaki ilk resmi maçları 9 Haziranda saat 20:45'de Ukrayna'nın Lwiw şehrinde Portekiz ile karşılaşacak.


Bakalım bu sefer şampiyonluk gelecek mi?

5 Mayıs 2012

Slaven Biliç




Slaven Biliç, Hırvat futbolunun doksanlardaki önemli stoperi ve bugünün Hırvatistan milli takımının teknik direktörü. Futbola Hırvatistan’ın köklü kulüplerinden Hajduk Split alt yapısında başladı. Profosyonel kariyerine 1988 senesinde kiralık olarak NK Primorac’ta başladı, ertesi sezonda HNK Sibenik ekibinde kiralık olarak forma giydi. Sonraki sezon geri geldiğinde artık ilk 11’in değişilmez bir parçası olmuştu.

4 sene başarılı bir şekilde mücadele ettiği ve şampiyonluk yaşadığı Hajduk takımından sonra, rotası bir çok eski Yugoslavya'lı futbolcu gibi Avrupa’nın büyük ligleri olmuştu. Tecrübeli hoca Winfried Schäfer, onu 1993’de Karlsruher SC’ye transfer etti. Karlsruhe’de başarı ile forma giydiği 2.5 sezonun ardından İngiltere Premier Lig ekiplerinden West Ham’a transfer oldu. Karlsruhe’de Bundesliga’nın önemli stoperlerinden olmayı başarmıştı ve takımının iki kez Uefa’da yer almasında önemli rol oynadı*.

İngiltere kariyeri de çok farklı gelişmedi. Geriye kalan yarım sezon ve yazın İngiltere’de oynanan 96 Avrupa Şampiyonasında başarılı bir performans gösterdi. 96/97 sezonunda da Harry Redknapp’lı West Ham’la başarılı bir futbol ortaya koyunca Everton’a transfer oldu.
Fransa 98’de ise efsane Hırvatistan milli takımın demirbaşlarından biriydi. Gruplarda Jamaica,Japonya ve Arjantinle eşleşmişlerdi. Jamaica ve Japonya’yı kolay geçmişler ama Arjantin’e boyun eğmişlerdi. Bir sonraki turda rakipleri 96’da elenmelerine sebep olan Almanya ile karşılaştılar. O maçı da 3-0 kazanarak hem rövanşı almışlar aynı zamanda da yeni ülkelerinin tarihine isimlerini altın harflerle yazmayı başarmışlardı. Yarı Finaldeki rakip ise turnuvanın ev sahibi ve daha sonra şampiyonu olacak Fransaydı. Thuram’ın harika performansı ve iki golü sonucu 2-1 kaybettiler. Ardından 3.’lük maçında Hollanda’yı yenerek kısacık futbol tarihlerinde küçük bir destan yazmışlardı. O efsane kadrodan Davor Suker,Zvonimir Boban, Robert Prosinecki, Marijan Mrmiç, Goran Vlaoviç ile beraber en önemli isimlerden biri de Slaven Biliçti.



Kariyerinin geri kalanında 2000 senesine kadar Everton’da forma giydi ve o senenin yazında ülkesine döndü ve pek fazla şans bulamasa da Hajduk ile 2000/01’de tekrar şampiyonluk yaşadı ve 33 yaşında profosyonel futbol hayatını bitirmeyi tercih etti.

Teknik Direktörlük kariyerine kısa süre idareci bulunamadığından çalıştığı Hajduk Split’i saymazsak Hırvatistan ümit milli takımı ile başladı.  2004 senesinde Aljosa Asanoviç ile beraber göreve başladığı takımın bazı oyuncuları bugün milli takımın önemli isimlerinden Eduardo,Modriç ve Çorlukaydı. 2006 U-21 şampiyonası elemelerinde gruptan çıkmayı başarsalar da Sırbıstan&Karadağ’a play offlarda elenmişlerdi. Aynı Sırbıstan & Karadağ o turnuvada yarı finale kadar yükselip şansız bir şekilde penaltılarla elenecekti.

U-21’de geçirdiği iki senelik deneyimin ardından Hırvat milli takımı 2006 Dünya Kupasında Zlatko Kranjcar öncülüğünde Japonya,Brezilya ve Avustralyalı grupta galibiyet alamadan elenince, yerine 2006 senesinde World Soccer dergisi tarafından en başarılı genç takımlar hocası seçilen Slaven Biliç getirildi. 2007’de de IFFHS tarafından en iyi milli takım hocaları listesinde Dunga’nın ardından ikinci oluyordu.

Başa geçtiğinde milli takımda ciddi sorun ve kargaşalar vardı. Henüz çok tecrübesi olmadığı için Avrupa’nın önemli takımlarında forma giyen bu oyuncu topluluğunu idare etmekte zorlanacağı düşünülüyordu. Burada yaşanan bir olay Biliç’in nasıl bir hoca olduğunu güzel anlatır. Elemelerdeki ilk maç olan Rusya maçı öncesi Dario Srna, İvica Oliç, Bosko Balaban gece bir disko’da eğlenirken, mekanda olaylar çıkması sonucu Slaven Biliç durumdan haberdar olur. Grubun en kritik maçlarından biri öncesi olmasına rağmen bu üç oyuncuyu kadro dışı bırakır ve para cezasına çarptırır. Maç 0-0 biter.



İlk maçına Livorno’da İtalya ile oynanan hazırlık maçıyla başladı. Maçı kadroya yeni dahil ettiği Modriç ve Eduardo’nun golleri ile 2-0 kazanmasını bildi Biliç. Grup maçlarında da İngiltere, Rusya, İsrail, Makedonya, Estonya ve Andorranın yer aldığı grupta sadece Makedonya’ya yenilip,Rusya ile iki maçta berabere kaldılar, İngiltere’yi ise hem Zagrep'te hem de Webley'de yendiler. Andorra karşısında tarihlerindeki en farklı galibiyeti aldılar (7-0). Grubun en çok gol atan ve en başarılı takımı olarak Rusya ve İngiltere’nin önünde 2008 şampiyonasına doğrudan katılma hakkı kazandılar. Eduardo 10 gol, Mladen Petriç’te 7 golle en önemli gol silahları oluyordu. Bu performansları sonrası Eduardo D.Zagreb’ten Arsenal’e, Petriç’te Basel’den Dortmund’a gidiyordu. Takım içinde yer alan diğer oyuncularda benzer adımlar atıyordu. Mesela Corluka City’ye, Modriç Tottenham’a transfer oluyordu. Burada Biliç’in Arsene Wenger ile olan samimiyetinin payı var mı bilemiyorum.

2008 Avrupa şampiyonasında ev sahibi Avusturya,Almanya ve Polonya ile aynı grupta yer aldılar. Turnuvaya ev sahibi Avusturya ile başladılar. Sahada gösterdikleri perfomans iyi olmamasına rağmen Modriç’in penaltısı ile kazanmayı bildiler. Bunda Eduardo’nun sakatlığından dolayı turnuvada yer almamasının da önemi büyüktü. Maçın ardından Biliç istediklerini sahaya yansıtamamaktan şikayetçiydi, yapılması gerekenlerin teoride kaldığını belirtiyordu. Gol yollarında çok etkisiz bir görüntü çizmişti Hırvatlar. Oliç ve Petriç ikilisini beraber kullanınca fayda alamadığını düşündü ve Almanya maçına ilerde Oliç ve Kranjcar ikilisi ile başlayıp 2-1 kazanmayı bildiler. Grubun son maçında da çıkmayı garantiledikleri için, forma giyme şansı bulamayan oyuncuları ile Polonya’yı 1-0 yendiler. Çeyrek finaldeki o unutulmaz Türkiye – Hırvatistan maçını ise herkes dün gibi hatırlıyor.


Turnuva’nın en genç hocası olarak iyi bir performans sergiledi Biliç ve ekibi. Trajik bir şekilde elenmiş olsalar da 4 maçta sadece Podolski ve Semih’i durduramadılar. Kontrollü,alanları iyi kapatan, ileri hızlı çıkan, duran toplarda başarılı takımlardan birisiydi. Federasyon ona olan güvenini ise ilk defa bir turnuva öncesi görevi başındaki teknik direktörle sözleşme uzatarak gösteriyordu.

2010 Dünya Kupası elemelerinde yine İngiltere ile aynı gruba düştüler. Grubun diğer takımları Ukrayna, Beyaz Rusya, Kazakistan ve Andorraydı. Grupta İngiltere’ye karşı iki maçtada ciddi anlamda hezimete uğradılar. İkincilik mücadelesi verdikleri Ukrayna ile iki maçtada berabere kalınca iş Ukrayna-İngitere maçına kalmıştı. Ukrayna “süpriz” bir şekilde kazanınca Hırvatların 1 puan önünde play-off’lara katılma şansı kazanıyordu.
2012 Avrupa Şampiyonası elemelerinde ise Yunanistan, İsrail, Letonya, Gürcistan ve Malta ile aynı grupta yer aldılar. Grup maçlarında deplasmanda Yunanistan ve Gürcistan mağlubiyeti ile grubu ikinci tamamladılar ve play-off’lara kalmaya hak kazandılar. Burada da yine Türkiye ile eşleştiler. Ciddi anlamda yıkım yaşadıkları 2008 maçından sonra, rövanşı almak için eline çok iyi bir fırsat geçmiş oldu. İlk maçta aldıkları 0-3’lük skorla turu garantilediler ve şampiyona biletini kaptılar. Turnuvada son şampiyon İspanya,İtalya ve İrlanda ile aynı grupta yer alacaklar.



Slaven Biliç’in takımının en önemli özelliği top kullanma becerisi. Oyuncular ellerinden geldiği ölçüde topu yerden kullanmaya ve ayağa oynamaya gayret gösteriyorlar. Topu kaptıkları anda düşündükleri tek şey en kısa şekilde rakip kaleye gitmek. O açıdan Hırvatlar kontra ataklarda şu an dünya’nın sayılı milli takımlarından birisi diyebiliriz. Oyun sistemi olarak 4-4-2’yi benimsemiş olsa da, zor maçlarda 4-4-1-1’e döndüğü de oluyor. Orta alanını genelde topa hükmedebilen ve çok koşan oyuncuları tercih ediyor. Bu açıdan bakıldığında 8 senedir beraber çalıştığı Modriç şu anki takımının en önemli silahı oluyor. Forvet ikilisinde genelde klasik pivot ile seri,kısa forvet tercih ediyor. Hırvat stoperlerin karakterine uygun olarak defansif kurgusunda ise daha temkinli bir anlayışa sahip, rakibe boş alan bırakmadan çok iyi şekilde savunma yapıyorlar.

Oliç,Srna,Balaban olayında değindiğimiz gibi hem saha dışında hemde saha içinde oldukça disiplinli. Biliç’i daha iyi anlamak adına şu sözleri çok önemli diye düşünüyorum. ‘’Oyuncuların kalitesi kadar karakterleride önemli. Kadromuzda hiyerarşik bir yapı var....Sahada liderlik yapan oyuncuların yerini doldurmak kolay değildir. Olay aslında yetenekli ve becerikli oyuncularla da bitmiyor. Burda komple bir paket söz konusu....Oyuncuların antremanlarda,masada,odalarında hatta otobüste dahi nasıl davrandığı çok önemli. ’’ Bu sözlerinden de görüldüğü üzere olaylara farklı bakış açısı onu özel kılıyor.



Biliç’in en büyük şanslarından bir taneside teknik ekibi. Aljosa Asanoviç, bir dönem Robert Prosineçki, Nikola Jurceviç ve Marijan Mrmiç ile harika bir uyum gösteriyorlar. Başta Barcelona,Kızılyıldız,Real Madrid forması giymiş olan Prosineçki ve Rasim Kara’lı dönemde Beşiktaş’ta başarı ile forma giyen Marijan Mrmiç’in varlığı takıma ciddi anlamda katkı veriyor.     

Her fırsatta en büyük hayalinin bir kulüp takımı çalıştırmak olduğunu dile getirmekten çekinmiyor. Kendini daha çok kulüp antrenörü olarak gördüğünü, genç ve enerji dolu olduğunu dile getiriyor. Daha önce Bundesliga ve Premier Ligden ciddi teklifler aldı ama her seferinde geri çevirdi. Yabancı basına yaptığı açıklamalardan anlaşılan, bu sefer ayrılmayı düşünüyor. Rotası neresi olur bilinmez ama Biliç’in enerjisi insanı heyecanlandırıyor.

Kendisi aynı zamanda Rawbau isimli Rock grubunun gitaristi ve avukat. Müziğe olan sevdasını ‘‘Müziksiz çalışamam, gevşemek için müziğe ihtiyacım var ’’sözleri ile gösteriyor. Biliç aynı zamanda Unicef’in Hırvatistan elçilerinden. İyi derece Almanca,İngilizce ve İtalyanca biliyor. Ayrıldığı eşinden 1 kızı ve 1 oğlu var.



* 1995/96 sezonunda Intertoto Kupasının kazanılmasında payı büyüktü. Final maçında Bursaspor'u 120dk sonunda penaltılarla yenen takımın ilk penaltısını atan isimdi.

1 Mayıs 2012

Bundesliga`da 33.Hafta

                   
                                         Raul çocukları Jorge(10), Hugo(7), Hector(4), Mateo (4) ve Maria** 




Ligde sona gelirken artık çoğu takımın yeri belli gibiydi. Bu açıdan önemli olan maçlardan bir taneside Schalke 04- Hertha Berlin maçıydı. Hertha’nın düşmemesi ve play-out maçına çıkabilmesi için Köln’ün kaybetmesi ve Hertha’nın maçı kazanması gerekiyordu. Schalke’de Şampiyonlar Ligine doğrudan katılma yarışında Gladbach’a karşı avantajlı olan Schalke’de kazanıp rahatlamak istiyordu.

90 dakika tamamen Schalke’nin kontrolünde geçti. Hertha ceza sahasına girip kaleye şut çekti mi, emin değilim. Diğer yanda Huntelaar gol krallığında, Bayern’li Gomezle yarışıyor. Bu maçta attığı iki golle 1 gol farkla öne geçti. Kaçırdıkları ile beraber hattrick yapamamış olması üzücü. Ama maçın adamı Gelsenkirchen’de son maçına çıkan Raul oldu. Golü ile veda etti. Ne zaman Raul’u izlesem aklıma hep Guti gelir. Biz bunu neden başaramadık diye düşünür, üzülürüm. Yazık oldu...

Hertha’nın yönetimsel anlamda hatalarına Lucien Favre yazısında da değinmiştim. Aynı zihniyet bu takımı üst lige çıkaran Babbel ile yolları ayırdı, sonra yerine Skibbe’yi getirdi. Çok geçmeden de yerine Rehhagel’i getirdi. Böyle bir yönetimle Rehhagel değil, Yunan tanrısı Herakles* gelse kurtaramaz Hertha’yı.

Diğer önemli karşılaşma ise Freiburg ile Köln arasında oynandı. Köln en azından 1 puan alıp play-out için yerini sağlamlaştırmak istiyordu. Maça iyi başlayan taraf Köln oldu ama serbest vuruş sonrası topla çok hızlı çıkan Freiburg skoru 1-0’a getirmeyi başardı. Köln daha sonra oyuna Novakoviç’i alarak daha ofansif bir yapıya büründü ve yeni Arsenalli Podolski ile skoru 1-1’e getirdi. Maça denge geldi derken maçın adamı Caliguiri’nin harika ortasında Guede ile skoru tekrar 2-1’e getirdi. Köln yorulmaya başladı ve Freiburg sonlara doğru önce Caliguiri ile skoru önce 3-1’e, uzatmalarda da 4-1’e getirdi.

Şampiyon Dortmund ise sonuncu Kaiserslautern ile karşılaştı. Lautern şanslı bir şekilde skoru 1-0’a getirse de Dortmund hemen Barrios ile cevap verdi. Ardından üstün oyununu sürdürüp 1-2 öne geçmeyi başardı. Lautern sene başından beri hep olduğu gibi oyundan çabuk kopunca, maç 2-5 bitti. Barrios hattrick yaparak nasıl bir golcü olduğunu herkese hatırlattı. Umarım yazıldığı gibi Çin’e gitmez ve biz onu yakından izlemeye devam ederiz.

Avrupa’da Real zaferi ile iyi bir hava yakalayan Bayern ise Stuttgart ile karşılaştı. Kalede sezon sonu ayrılacak olan Butt forma giydi. Bayern gayet iyi bir futbol sergiledi ve hızlı çıktığu kontra sonrasında Stuttgart defansının büyük hatasında Gomez’in golüyle 1-0 öne geçti. Maç boyunca bir çok pozisyona giren Bayern bunlardan yararlanamadı ama uzatmalarda yakaladığı bir başka kontra atak sonucu Müller ile skoru 2-0’a taşıdı. Maçta yeni sezon giyilecek olan Bayern forması tanıtıldı. Ben pek beğenmedim açıkcası. Gomez’in eski takımı Stuttgart’a karşı performansı ise çok ilginç : 7 maç 9 gol.

Son haftalarda en iyi oyun sergileyen takımlardan Leverkusen, Hannover ile karşılaştı. Maç 90 dakika boyunca ortada geçse de, sonlara doğru Leverkusen oyuna ağırlığını koydu ve ikinci devrenin flaş golcüsü Kiessling ile 1-0 öne geçti. Kiessling’in bu sezon attığı 13 golün 10 tanesi ikinci devrede attı. Kalan sürede de oyunu domine eden Leverkusen kazanmasını bildi. Maç sonu Rene Adler ve Michael Ballack ile taraftarlar vedalaştı.

Wolfsburg ile Werder Bremen maçı ise haftanın zevkli mücadelerinden birisiydi. Her ne kadar 15. saniyede Wolfsburg gole çok yaklaşmış olsa da, Bremen Pizzaro ve Rosenberg ile çokca pozisyon yakaladı. Wolfsburg’da Dejagah sakatlanınca, Magath onun yerine yaşlı kurt Salihamidziç’i aldı. Ne kadar doğru bir hamle olduğunu, dakika 40’da Salihamidziç’in attığı şık golle görmüş olduk.Devre bitti derken kazanılan duran topta Rosenberg’in attığı kafa golüyle devreyi 1-1 bitirmeyi başardı Bremen. İkinci devre oyunu domine eden Wolfsburg, Patrick Helmes’in iki golü ile maçı 3-1 kazandı.  Maç sonrası Magath’ın Löw’e yaptığı Helmes uyarısı önemliydi. Kendisi milli takıma girebilir mi sorusu üzerine ‘ Bence Löw’ün elinde Helmes tarzı bir golcü yok ’ diye cevap vererek gerekli mesajı verdi. Bremen cephesinde ise kaleci Wiese ve Marko Marin (Chelsea) ile yollar ayrılıyor. Allofs’un yaptığı konuşmalardan Chelsea’den bir iki transfer gelecek gibi duruyor.

Hoffenheim ile Nürnberg arasında oynanan maçta kaleci Starke’nin uzaktan gelen şutu sektirmesi sonucu Pekhart skoru 0-1’e getirdi. Kısa süre sonra Hoffenheim Beck ile durumu 1-1’e getirdi. Maç Hoffenheim’ın kontrolünde gibi görünse de Nürnberg yakaladığı hızlı kontralarla etikili oynuyordu ve kısa süre sonrada skoru Didavi ile 1-2’ye getirdi. Markus Babbel müdahele etmek zorunda kaldı ve Hoffenheim 4-4-2’ye geçti. Hemen ardından skora tekrar eşitlik geldi. Maçın skorunu ise açılışı yapan Pekhart belirledi ve Nürnberg deplasmanda kazanmasını bildi. M.Babbel’e maç sonrası Wiese’yi transfer edip etmeyecekleri soruldu. Kendisi ile görüştüğünü dile getirdi, bakalım Wiese Hoffenheim’a gidecek mi? Kaleci Starke’nin bu durumdan rahatsız olduğu her halinden belli.

Hamburg-Mainz ve Mönchengladbach-Augsburg maçları ise haftanın en vasat maçları oldu. Bu maçlardan akılda kalan 8 maçlık cezanın ardından sahalara dönen Guerrero ile 9 sene sonra Hamburg’a veda edecek Bundesliga’nın pas ustası Jarolim ve Mladen Petriç oldu. Maç boyunca iyi oynayan taraf Hamburg oldu. Gladbach maçında ise başarının arkasından gelen rahatlık sahaya yansıdı. Gladbach üstün oynasa da, gol yollarında etkili olamayınca maç başladığı gibi bitti.


* Yunan futbolseverler ona 2004`de yaşattığı başarılar sonrası Herakles’ten esinlenerek Rehakles adını vermişlerdi. 

** Raul'un çocukları isimlerini Jorge Valdano, Hugo Sanchez, Matthäus ve Hector`dan aliyor.


Hafta'nın takımı : Schalke 04


Hafta'nın kalecisi: Diego Benaglio


Hafta'nın golü: Karim Guede ( Freiburg 2-1 Köln )