17 Temmuz 2012
Beşiktaş 4-2 Klagenfurt
Kamp sürecinin en heyecan veren dönemlerindendir hazırlık maçları. Yeni isimler sahne alır, genç takımdan oyuncular şans bulur, yeni başlangıç ve hedefler konuşulur. Güzeldir izlemesi. Oyuncular daha bir hırslı oynarlar, yere düşüp canları acısa bile oyundan çıkmamak için doğrulurlar hemen. O açıdan dün oynanan maçı izlemekte bu anlamda keyifliydi.
Sahaya kalede Umut, geri dörtlüde Rıdvan, Berat, Sezer, Erkan, orta sahada ise Oğuzhan, Mehmet, Mertcan Aktaş ve Burak Kaplan ile başladı Beşiktaş. İleri uçta ise geçen sezon A2'de başarılı maçlar çıkarmış Kadir Arı ile Mehmet Akyüz vardı.
Beşiktaş sahaya 4-3-1-2 formasyonunda dizildi ve oyunu yönetme yetkisi Burak Kaplan'a verilmişti. Mertcan, Oğuzhan ve Mehmet ise ona geriden destek verme çabasındaydı. Kara kartallar maça istekli başlasa da geriden stoperlerin topu orta sahadaki oyunculara taşıyamaması zaman zaman takımın bocalamasına sebep oldu. Dolayısı ile bu başta Sezer olmak üzere defans oyuncularının bazı pas hataları yaşamasına sebebiyet verdi. Benzer bir hatayı yine aynı şekilde Rıdvan'dan ve Berat'tan da gördük.
Bunların dışında sol bekte Erkan Kaş'ı görünce şaşırdım. Sağ ve sol önde görmeye alıştığımız ve geçen sezon Rize'de oldukça iyi bir sezon geçirdiğini söyleyebileceğim Erkan'ın sol bek'te işi nedir acaba diye düşünmeden edemedim. Yine de mevkisini çok yadırgamadan elinden geleni yaptı. Arada bazen hamlelerde geç kalmasını da o yüzden anlayışla karşılıyorum. Ben yine de Erkan'ın önde oynamasının daha doğru olacağını düşünüyorum. İkinci devre sol önde yaptığı katkı ve attığı golde buna en güzel örnek oldu.
Oyun kurmakta zorlanınca rakip beklenenden daha çok atak yapar oldu. Bu dönemde Umut'un kendine olan güveni ve saha içindeki performansını cidden takdir ettim ama topu oyuna sokarken hatalı tercihler yapması, ellerini nerdeyse hiç kullanmaması büyük ve önemli bir eksik. Şüphesiz Umut'un maç tecrübesine ihtiyacı olduğunu düşünenlerdenim. O açıdan düzenli forma giyebileceği bir takımda en azından 1 sezon forma giymesi, kendisinin gelişimi için çok önemli olacaktır.
Maçın ilk yarısındaki en büyük sorun orta sahadaki oyuncuların defanstan topu alıp, ileri taşıma konusunda yeterince etkili olamamasıydı. Oyuncuların birbirlerini tanımamasının verdiği en büyük handikaplardan birisi bu oldu. Özellikle Oğuzhan'ın bu kargaşa futbol içinde zorlanmasına rağmen, sabırla takımı topa sahip olmaya zorlamasını çok başarılı buldum. Takımdaki bocalama devam ederken Mertcan Aktaş'ın sağdan bindiren Rıdvan'ın koşu yoluna bıraktığı pasın ardından, Rıdvan rakibini geçip sol ayağı ile şutunu çekti ama kaleci topu tokatlamayı başardı. Sezgisi çok kuvvetli bir oyuncu olan Kadir olması gerektiği yerdeydi ve seken topu tamamlayarak skoru değiştirdi.
Golden sonra Beşiktaş daha rahat bir futbol sergilemeye başladı ve takımın komutanı rolündeki Burak Kaplan çok sevdiği noktaların birinden kazandığı serbest vuruş sonrası skoru 2-0'a getirdi. Bu golün kesinlikle tesadüf olmadığını belirtmekte fayda var. Burak duran toplardaki yeteneğini fırsat bulursa daha fazla sergileyecektir. Özellikle çapraz köşelerden şutları kadar, ortaları da çoğu Beşiktaşlıyı heyecanlandıracaktır. Alt yapılarda oyun kurucu olarak oynamışlığı olsa da, istemsiz bir şekilde sola doğru kaymasını da çok yadırgamamak gerekir. Sonuçta uzun süredir sol ve sağ önde oynuyor kendisi.
Kara kartallar ikinci devreye bazı değişikliklerle başladı. Öncelikle geri dörtlü komple değişti. Solda Emre Özkan, ortada Ersan ve Atınç, sağda da Tanju Kayhan forma giydi. Orta sahada ise Mertcan Demirer ve Furkan Şeker forma şansı buldular. Sol bekte Emre'nin şans bulması ile Erkan Kaş sol öne kaydı ve bildiğimiz mevkisindeki yerini aldı.
Bu devre sahaya 4-4-2'ye yakın bir diziliş ile çıktı Beşiktaş. Oyuncuların maçın başında bocalamasının bir benzerini de bu devredeki oyuncular yaşadı. Orta alana yakın bir yerde Tanju'nun hatalı pasında hızlı atağa çıkan Klagenfurt, defansı hazırlıksız yakalayınca skoru 2-1'e getirdi. Kısa süre içinde takım toparlandı ve ilk önce Oğuzhan'ın kendi getirdiği topta defans arkasına bıraktığı harika pasla kale yoklandı. Hemen ardından da Tanju'nın sağ taraftan sol ayağı ile kestiği ortada Mehmet Akyüz golle buluştu. Akyüz'ün maç boyunca istekli görüntüsü de Beşiktaş için çok önemli. Geçen sezon kadroda yer alan ama nerdeyse hiç şans tanınmayan Mehmet, bu sezon eline geçecek fırsatı umarım doğru kullanır ve başarılı olur. Mehmet rakip sahada sergilediği baskı ve enerjisi ile uzun maratonda fayda sağlayacaktır.
Maçın temposu tam düşüyor derken Erkan'ın soldan içeri sokulması ve sağ ayağı ile çektiği şutun gol olması maçın en güzel sahnelerinden birisiydi. Kalan sürede kampın gözde isimlerinden biri olduğunu bol bol duyduğumuz, okuduğumuz Ümit'i az da olsa görme şansı bulduk. Son dakikalardaki seri oyuncu değişiklikleri ile takım doğal olarak oyundan düştü ve kısa süre sonrada Klagenfurt'un penaltıdan gelen golü ile maçın skoru belirlenmiş oldu.
Oyuncuları görmek açısından başta da dediğim gibi bu tip maçlar önemlidir. Hafif sakatlıkları dolayısı ile dün göremediğimiz iki isim olan Muhammet ve Hasan'ı da umarım diğer maçlarda izleme şansımız olur. Bir sonraki maçımız olan City maçında ideal 11 oyuncularının çoğunlukta olacağı kadronun neler yapacağını merakla beklemekteyim.
8 Temmuz 2012
Şenol Birol Gol
Son günlerde yazılı ve görsel basında sıkca Beşiktaş'ın oyuncularının rakip takımlara yollandığını okuyoruz ya da izliyoruz. Fotoşoplanan oyuncuların üzerinde rakip takım formaları, ilginç manşetler derken, Egemen Korkmaz'ın Fenerbahçe transferi bana çok eski bir transfer hikayesini hatırlattı. Birol ile Şenol'un hikayesini!
Birol Pekel zamanında Beylerbeyi Spor Kulübünde basketbol oynarken, tesadüf eseri Baba Hakkı'nın dikkatini çeker ve kendisini Beşiktaş futbol takımına davet eder. Birol 1959/60 sezonundan itibaren Beşiktaş'ın sol tarafına hayat verir. 1962/63 sezonu sonuna kadar 131 maçta forma giyer ve 26 gol ile Beşiktaş'ın Şenol Birolla beraber en önemli isimlerinden biri olur.
Şenol Birol ise Sarıyer forması giyerken ülkenin en çok konuşulan genç forvetlerinden biridir. Üç büyüklerin içinden Baba Hakkı'nın Beşiktaş'ı transferi başarı ile tamamlar ve Şenol da Birol gibi 1959/60 sezonundan itibaren Beşiktaş için ter döker. Şenol ile Birol mükemmel bir ikili olurlar, hatta 1962/63 sezonunda Şenol 41 maçta attığı 34 golle Beşiktaş tarihinin bir sezonda en çok gol atan futbolcusu olur ve bu rekoru hala elinde tutmaktadır.
O dönemin efsane tezahüratı ise Şenol Birol Gol'dür. Bu ikili ülkenin en gözde iki futbolcularındandır ve başta Fenerbahçe ve Galatasaray olmak üzere her takımın ilgisini çekerler. O dönemin transfer olayları farklıdır. Oyuncular başkaları kapmasın diye '' kaçırılır '', herkesten uzak yerlerde saklanır ve zamanı geldiğinde doğrudan notere imzaya götürülürler. Şenol ile Birol'ün hikayesi de böyle olur. Ekonomik anlamda zorluk çeken Beşiktaş'ın bu iki oyuncusuna Fenerbahçe talip olur. Fenerbahçe o dönemin parası ile 100.000TL gibi rekor bir ücret teklif eder bu iki oyuncuya. Bu para Beşiktaş'tan aldıklarından çok fazladır! Zaten Beşiktaş'ın da bu paraları ödeyecek bütçesi yoktur. Oyuncular gitti gidecek derken, dönemin Amigosu Kafa Sebahattin ( Çayıroğlu ) , bu ikilinin kaldıkları evi bulur ve yanlarına gider. Oyunculara kalmaları için çok dil döker ama ikna edemez. Sonuç olarak Şenol Birol Gol tezahüratları ile efsaneleşen bu ikili Fenerbahçe forması giyerler.
Taraftar üzgündür, sonuçta uğruna tezahüratlar yaptıkları en önemli iki oyuncusunu kaybetmiştir. Baba Hakkı, bu iki oyuncu hakkındaki şu cümlesi ile olaya nokta koyar;
'' Şenollar Birollar gider, Yusuflar, Sanlılar gelir ''
Dediği gibi de olmuştur. Şenol ve Birol Fenerbahçe'de başarı ile forma giyerler ve şampiyonluklar yaşarlar, iyice ünlenirler filmlerde boy gösterirler. Hatta Fenerbahçedeki ilk sezonlarında Şenol'un son dakika golü ile Beşiktaş'ı yenmeyi başarırlar ve o sezon Beşiktaş'ın 1 puan önünde ligi birinci bile bitirirler.
Sanlı Sarıalioğlu ( Sanlı Kaptan ) ve Yusuf Tunaoğlu ise isimlerini Beşiktaş tarihine yazarlar. 1965/66 ve 1966/67 sezonunda yaşanan şampiyonlukların en önemli isimleri olurlar. Yusuf'u çıplak gözle izlemiş olanların hepsinin ortak görüşü, Beşiktaş'ın gelmiş geçmiş en yetenekli futbolcusu olduğudur.
Bugün tarihin tozlu sayfalarında rekorlar kırmış dahi olsa golcü Şenol ve müthiş solak Birol'u hatırlayanlar azdır ama Sanlı Kaptan ve Yusuf' her daim Beşiktaşlı'nın gururu olmuştur.
Bu arada biri Egemen mi dedi? Egemenler gider, Ersanlar gelir...
Birol Pekel zamanında Beylerbeyi Spor Kulübünde basketbol oynarken, tesadüf eseri Baba Hakkı'nın dikkatini çeker ve kendisini Beşiktaş futbol takımına davet eder. Birol 1959/60 sezonundan itibaren Beşiktaş'ın sol tarafına hayat verir. 1962/63 sezonu sonuna kadar 131 maçta forma giyer ve 26 gol ile Beşiktaş'ın Şenol Birolla beraber en önemli isimlerinden biri olur.
Şenol Birol ise Sarıyer forması giyerken ülkenin en çok konuşulan genç forvetlerinden biridir. Üç büyüklerin içinden Baba Hakkı'nın Beşiktaş'ı transferi başarı ile tamamlar ve Şenol da Birol gibi 1959/60 sezonundan itibaren Beşiktaş için ter döker. Şenol ile Birol mükemmel bir ikili olurlar, hatta 1962/63 sezonunda Şenol 41 maçta attığı 34 golle Beşiktaş tarihinin bir sezonda en çok gol atan futbolcusu olur ve bu rekoru hala elinde tutmaktadır.
O dönemin efsane tezahüratı ise Şenol Birol Gol'dür. Bu ikili ülkenin en gözde iki futbolcularındandır ve başta Fenerbahçe ve Galatasaray olmak üzere her takımın ilgisini çekerler. O dönemin transfer olayları farklıdır. Oyuncular başkaları kapmasın diye '' kaçırılır '', herkesten uzak yerlerde saklanır ve zamanı geldiğinde doğrudan notere imzaya götürülürler. Şenol ile Birol'ün hikayesi de böyle olur. Ekonomik anlamda zorluk çeken Beşiktaş'ın bu iki oyuncusuna Fenerbahçe talip olur. Fenerbahçe o dönemin parası ile 100.000TL gibi rekor bir ücret teklif eder bu iki oyuncuya. Bu para Beşiktaş'tan aldıklarından çok fazladır! Zaten Beşiktaş'ın da bu paraları ödeyecek bütçesi yoktur. Oyuncular gitti gidecek derken, dönemin Amigosu Kafa Sebahattin ( Çayıroğlu ) , bu ikilinin kaldıkları evi bulur ve yanlarına gider. Oyunculara kalmaları için çok dil döker ama ikna edemez. Sonuç olarak Şenol Birol Gol tezahüratları ile efsaneleşen bu ikili Fenerbahçe forması giyerler.
Taraftar üzgündür, sonuçta uğruna tezahüratlar yaptıkları en önemli iki oyuncusunu kaybetmiştir. Baba Hakkı, bu iki oyuncu hakkındaki şu cümlesi ile olaya nokta koyar;
'' Şenollar Birollar gider, Yusuflar, Sanlılar gelir ''
Dediği gibi de olmuştur. Şenol ve Birol Fenerbahçe'de başarı ile forma giyerler ve şampiyonluklar yaşarlar, iyice ünlenirler filmlerde boy gösterirler. Hatta Fenerbahçedeki ilk sezonlarında Şenol'un son dakika golü ile Beşiktaş'ı yenmeyi başarırlar ve o sezon Beşiktaş'ın 1 puan önünde ligi birinci bile bitirirler.
Sanlı Sarıalioğlu ( Sanlı Kaptan ) ve Yusuf Tunaoğlu ise isimlerini Beşiktaş tarihine yazarlar. 1965/66 ve 1966/67 sezonunda yaşanan şampiyonlukların en önemli isimleri olurlar. Yusuf'u çıplak gözle izlemiş olanların hepsinin ortak görüşü, Beşiktaş'ın gelmiş geçmiş en yetenekli futbolcusu olduğudur.
Bugün tarihin tozlu sayfalarında rekorlar kırmış dahi olsa golcü Şenol ve müthiş solak Birol'u hatırlayanlar azdır ama Sanlı Kaptan ve Yusuf' her daim Beşiktaşlı'nın gururu olmuştur.
Bu arada biri Egemen mi dedi? Egemenler gider, Ersanlar gelir...
2 Temmuz 2012
Şampiyon İspanya
Yazacak, konuşulacak çok şey yok aslında. Barcelona modelinin bir uzantısı olan bu milli takım, Real Madrid'den takviyelerle günümüz futbolunun zirve noktası olduğunu bir kez daha ispatladı ve bir daha kırılması zor bir rekora imza attı. Oynadıkları futbolu beğenmiyor olsam da, dün sahada turnuva genelinden çok farklı bir takım vardı.
Golü erken bulduktan sonra paslarla rakibi de, ekran karşısındakileri de çılgına çeviren İspanya gitmiş, yerlerine gol atmaya programlanmış bir takım gelmişti. Bir final maçında 4 gol atmak kolay bir şey değil. Gerçek anlamda aradaki siklet farkını görmek açısından önemli bir maçtı ve İspanya istediği sürece yenilmeyeceğini herkese gösterdi. Dün İtalya'nın yerinde Almanya'da olsa değişen bir şey olmazdı diye düşünüyorum. Zira İspanyolların ayağına topu verdiğiniz sürece, kazanma şansınız onların hatalarına bakıyor.
İspanyolları en çok zorlayan Portekiz milli takımı olmuştu. Turnuva genelinde yedikleri sadece 1 gol ile en iyi savunma modelinin topu ayakta tutmak olduğu gerçeğini herkese bir kez daha öğrettiler. Bu pas trafiğini bozmak için takım halinde önde basmayı tercih eden Portekiz, bu sistemi bozmaya en çok yaklaşan ekip oldu. Futbol anlayışlarının benzerliklerinin de bunda payı yüksekti tabi.
David Villa'nın sakatlığından dolayı olmamasının ciddi bir handikap olacağını düşünüyordum ama görev paylaşımını o kadar iyi yaptıki İspanyollar, hayran kalmamak elde değildi. Bazen Silva çıktı sahneye, goller attı,attırdı, o olmayınca Fabregas sahne aldı, o da olmayınca ''baby-face'' Torres çıktı golleri ile yine sırtladı İspanya'yı. Aynı şekilde Puyol'un olmayışı geri dörtlünün dizilişinde farklılıklara yol açmış, Ramos stopere geçmişti. Ramos'un yerine de Arbeloa dahil olmuştu. Buna rağmen gayet başarılı bir performans gösterdiler ve sadece 1 gol yiyerek turnuvayı kapattılar.
İspanya'yı gerçekten takdir ediyorum ve her ne kadar oynadıkları futbolu bazen bıktırsa dahi, bu altın jenerasyonu izleyebildiğimiz için şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Umarım 2014'de başarısız olurlar, yoksa böyle devam ederse turnuvalar iyice sıkıcı olmaya başlayacak.
Euro 2012'nin Enleri!
En iyi kaleci; Turnuva'nın boyunca nerdeyse hatasız bir oyun sergileyen ve Portekiz maçında penaltılarda gösterdiği performans ile takımının şampiyon olmasında en önemli paylardan biri onundu. İker Casillas!
En iyi stoper: Gerard Pique'nin İspanyolların sistemi içindeki yeri gerçekten çok önemli. Hızlı olması bir yana hem hava hakimiyeti, hem güçlü olması, hem de ayaklarına inanılmaz derecede hakim olması sebebi ile diğer tüm stoperlerden bir kaç adım öne çıkıyor. Turnuva boyunca farklı bir çok forvetle karşılaşmasına rağmen görevini hep başarı ile tamamladı.
En iyi bek: La Masia'dan yetişen ama çok genç yaşta ayrılmak durumunda kalan ve bu sezon 14 milyon € gibi bir rakama tekrar yuvasına dönen Jordi Alba ve Almanya'nın kaptanı Philip Lahm arasında kaldım. Joker hakkımı yeni bir yüz olmasi sebebi ile J.Alba'dan yana kullanıyorum. Bu iki oyuncudan başka Coentrao'yu da rahatlıkla en iyiler arasında sayabiliriz.
En iyi orta saha: Topa bu derece hakim olan ve pasları ile oyuna bu derece yön verebilen bir başka futbolcu tanımıyorum ben. Senelerdir futbol izliyorum ama bölgesinde Xavi'den daha iyisini görmedim. Nerdeyse %100'e varan bir isabetli pas kullanma yeteneği var. Bunlar sağdan alıp, sola verilen paslar değil ayrıca. En kritik, en öldürücü paslarda hep onun ismi var. Dün Jordi Alba'nın golünde verdiği pasla, Pirlo'nun yaptığını gözü kapalı yapabilirim dedi herkese.
En iyi açık: Bu sezon attığı gollerle kendine bir kez daha hayran bırakan Cristiano Ronaldo, milli takımda da gayet başarılı bir performans sergiledi ve takımını yarı finale kadar taşıdı.
En iyi forvet: Bu turnuvada forvetler nerdeyse hiç dikkat çekmediler ama Balotelli'nin Almanya maçındaki performansı, Gomez'in grup maçlarında sergilediği futbol, Torres'in zaman zaman başarılı oyunu kendilerini bir adım öne çıkardı. Tercihim yarattığı sansasyon sebebi ile İtalya'nın delisi Mario Balotelli'den yana. Gönül buraya Shevchenko yazmak istiyordu ama olmadı.
En iyi gol: İsveç - Fransa ( 1-0 / Zlatan İbrahimoviç )
En iyi asist: İtalya - İspanya ( 1-0 / A.Pirlo )
En iyi takım: İspanya
En kötü takım: İrlanda
En süpriz olan: Yunanistan
En hayal kırıklığı yaratan: Hollanda
En iyi lider: Beklenenin çok üstünde bir performans gösteren İtalya'nın saha içindeki lideri oldu ve takımının finale çıkmasında çok önemli bir rol aldı: Andrea Pirlo!
En iyi stad: Kehribarları ile meşhur Gdansk ( Danzig ) şehrinin Kehribar Stadyumu.
En iyi taraftar: Uefa'dan da tebrik alan İrlandalılar.
En iyi genç futbolcu: Alan Dzagoev
En iyi teknik direktör: Oynattığı futbol ile baştan sona kendi eseri olması sebebi yüzünden Slaven Biliç ile zor şartlar altında geldikleri turnuvada takımını farklı taktik anlayışlarla finale kadar taşıyan Cesare Prandelli.
En iyi 11;
En iyi stoper: Gerard Pique'nin İspanyolların sistemi içindeki yeri gerçekten çok önemli. Hızlı olması bir yana hem hava hakimiyeti, hem güçlü olması, hem de ayaklarına inanılmaz derecede hakim olması sebebi ile diğer tüm stoperlerden bir kaç adım öne çıkıyor. Turnuva boyunca farklı bir çok forvetle karşılaşmasına rağmen görevini hep başarı ile tamamladı.
En iyi bek: La Masia'dan yetişen ama çok genç yaşta ayrılmak durumunda kalan ve bu sezon 14 milyon € gibi bir rakama tekrar yuvasına dönen Jordi Alba ve Almanya'nın kaptanı Philip Lahm arasında kaldım. Joker hakkımı yeni bir yüz olmasi sebebi ile J.Alba'dan yana kullanıyorum. Bu iki oyuncudan başka Coentrao'yu da rahatlıkla en iyiler arasında sayabiliriz.
En iyi orta saha: Topa bu derece hakim olan ve pasları ile oyuna bu derece yön verebilen bir başka futbolcu tanımıyorum ben. Senelerdir futbol izliyorum ama bölgesinde Xavi'den daha iyisini görmedim. Nerdeyse %100'e varan bir isabetli pas kullanma yeteneği var. Bunlar sağdan alıp, sola verilen paslar değil ayrıca. En kritik, en öldürücü paslarda hep onun ismi var. Dün Jordi Alba'nın golünde verdiği pasla, Pirlo'nun yaptığını gözü kapalı yapabilirim dedi herkese.
En iyi açık: Bu sezon attığı gollerle kendine bir kez daha hayran bırakan Cristiano Ronaldo, milli takımda da gayet başarılı bir performans sergiledi ve takımını yarı finale kadar taşıdı.
En iyi forvet: Bu turnuvada forvetler nerdeyse hiç dikkat çekmediler ama Balotelli'nin Almanya maçındaki performansı, Gomez'in grup maçlarında sergilediği futbol, Torres'in zaman zaman başarılı oyunu kendilerini bir adım öne çıkardı. Tercihim yarattığı sansasyon sebebi ile İtalya'nın delisi Mario Balotelli'den yana. Gönül buraya Shevchenko yazmak istiyordu ama olmadı.
En iyi gol: İsveç - Fransa ( 1-0 / Zlatan İbrahimoviç )
En iyi asist: İtalya - İspanya ( 1-0 / A.Pirlo )
En iyi takım: İspanya
En kötü takım: İrlanda
En süpriz olan: Yunanistan
En hayal kırıklığı yaratan: Hollanda
En iyi lider: Beklenenin çok üstünde bir performans gösteren İtalya'nın saha içindeki lideri oldu ve takımının finale çıkmasında çok önemli bir rol aldı: Andrea Pirlo!
En iyi stad: Kehribarları ile meşhur Gdansk ( Danzig ) şehrinin Kehribar Stadyumu.
En iyi taraftar: Uefa'dan da tebrik alan İrlandalılar.
En iyi genç futbolcu: Alan Dzagoev
En iyi teknik direktör: Oynattığı futbol ile baştan sona kendi eseri olması sebebi yüzünden Slaven Biliç ile zor şartlar altında geldikleri turnuvada takımını farklı taktik anlayışlarla finale kadar taşıyan Cesare Prandelli.
En iyi 11;
Olcay Şahan (25)
Olcay Kayserili gutbetçi bir ailenin çocuğu olarak Düsseldorf'ta doğuyor. Çocukluk dönemini Bayer Leverkusen ve Fortuna Düsseldorf alt yapılarında geçirdikten sonra, 17 yaşında Mönchengladbach'ın radarına takılıyor. Burada farklı yaş kategorilerinde forma giydikten sonra Gladbach'ın ikinci takımına kadar yükseliyor. 4 sezon önce profosyonel sözleşme için teklif alamayınca, 21 yaşında o sezon 1.Bundesliga'dan düşen MSV Duisburg ile anlaşıyor.
Olcay'ın kariyerinin en önemli dönemi dolayısı ile Duisburg'da geçirdiği günler oldu. 2008/09 sezonunda genelde A takım ile maçlara çıksa da, zaman zaman ikinci takımda da forma giydi. Ligi altıncı bitiren Duisburg'da genelde orta sahanın sağında, bazende oyun kurucu olarak kullanıldı. İkinci sezonunda ise Milan Sasiç yönetiminde yine benzer bir performans sergiledi ve kadroda daha fazla süre bulmaya başladı.
Asıl kendini gösterdiği sezon ise 2010/11 sezonu oldu. Ligde geçmiş sezonlara göre daha başarısız olmalarına rağmen, federasyon kupasında finale kadar çıkan takımın en kilit oyunculardan birisi olmayı başarmıştı. Sezon boyunca Milan Sasiç'in kaleci David Yelldell ile beraber en çok forma verdiği isimlerden biri olmuştu. Sasiç'in 4-2-3-1'li sistemininde orta sahanın solunda mücadelesi ve skora yaptığı katkılar ile başta Bundesliga takımları olmak üzere bir çok ekibin dikkatini çekti. Bu sadece Olcay özelinde değildi aslında. O sezonun Duisburg ekibinden Yeldell Leverkusen'e, Sefa Yılmaz Kayserispor'a, Veigneau Nantes'a transfer olmuşlardı.Bu başarılı sezonun ardından gelen teklifler arasından muhtemelen daha çok oynayabilmek için Kaiserslautern'ı tercih etti.
Kariyerinin ilk 1.Bundesliga sezonu malesef tam bir hayal kırıklığı oldu. Geride kalan sezonda Kaiserslautern'in hatalarla dolu bir süreç yaşadığını da belirtmek gerekir. Marco Kurz yönetiminde bütün sezon boyunca ligin dibine demir atan, daha sonrada Krassimir Balakov yönetiminde de oyunculardan bekleneni alamayan Kaiserslautern malesef küme düştü. Durumun ne kadar kötü olduğunu daha net aktarabilmek için Kaiserslautern'ın ikinci devre boyunca sadece bir maç kazanabildiğini, onda da maçtan önce düşmeyi garantilemiş olduğunu belirtmek isterim. Hem teknik ekibin, hem de oyuncuların yetersizliklerinin payı büyük.
Sezon öncesi bedavaya kadroya dahil olması ve daha önce bahsettiğim başarılı sezonun ardından Olcay'dan beklentiler yüksekti. Geçen sezon onun yerinde oynayan İvo İliçeviç takımın önemli bir parçasıydı ve Olcay'dan da benzer bir performans bekleniyordu. Sezon öncesi kaptığı 10 numara da bu güvenin bir parçasıdır aslında. Malesef hem Olcay için, hemde Kaiserslautern için beklentiler gerçekleşmedi.
Olcay'ın en beğendiğim özelliği zayıf gibi görünse de, inanılmaz diri bir futbolcu olması. Maç içinde temposunu asla yitirmeden son ana kadar mücadele eder. Alt yapılarda oyun kurucu olarak forma giydiği için topu kullanma becerisi, ortaları, oyunu okuyabilmesi çok üst düzey olmasa da belli bir seviyededir. Adam eksiltme konusunda zaman zaman sizi şaşırtabilir, çünkü topa hakimdir. Diri bir yapısı olması sebebi ile savunma yönü de oldukça iyidir. Orta saha'nın hem solunda hem sağında oynayabiliyor olsa da, solda daha başarılı olduğunu düşünüyorum.
En büyük eksikliği olarak kesinlikle şutlarını söyleyebilirim. Mevkisi itibari ile bu onun için önemli bir eksiklik olarak karşısına çıkıyor. Bu sezon Dortmund'a attığı tek golde her ne kadar uzaktan gelmiş bir şutla olsa da, bu kimseyi yanıltmamalı. Bunun dışında hava toplarında Olcay'ı görme şansınız yoktur. Bu belki mevkisel olarak çok önemli bir eksiklik olmasa da, zaman zaman forvete yakın oynadığında skora katkı anlamında büyük bir engel oluyor oynadığı takımlar için. Ayrıca son vuruş konusunda da iyi değildir. Kaleci ile karşı karşıya geldiğinde çokca bocaladığı olur.
Beşiktaş özelinde değerlendirmek gerekirse, Olcay takımın hücum hattına skor anlamında pek bir katkı sağlayamayabilir ama takımın direncini ve temposunu arttırır. Bu sebeple ben kendisini Mehmet Topuz ve Ozan İpek'e çok benzetirim. Ayrıca çizgide Burak Kaplan ve Rize'den geri gelen Erkan Kaş dışında yerli alternatif olmaması sebebi ile alacağı rakamı uçuk bulsamda, olumlu buluyorum bu transferi. Olcay'dan daha iyisi alınabilir miydi? Mali anlamda zor bir süreçte olmamız sebebi ile zor olsa da mümkündü. Mesela bundan 3 ay önce Sercan Sararer ismi daha dillenmemişken alınabilirdi, aynı şekilde Gençlerbirliğinden Trabzonspor'a giden Yasin Öztekinde alınabilirdi. Bu noktada teknik kadronun tercihine saygı duymak gerekir. Sahadaki oyun yapısı ne olacak, oyunculardan neler bekleniyor, nasıl bir takım sahada olacak gibi bir çok sorunun cevabını bilmiyor olmamız sebebi ile net bir şey söyleyemeyiz. Kesin olan tek şey Beşiktaş'ın ofansif hattının gol yollarındaki sorununa çözüm olacak kişi Olcay olmayacaktır.
Kısaca Olcay'dan bir takımı sırtlamasını, o takımın lideri olmasını, golleri ile fayda sağlamasını beklerseniz, hayal kırıklığına uğrarsınız. Eğer iyi bir takım yaratabilirseniz, o takım içinde mevcut özellikleri sayesinde ihtiyaç duyulduğunda fayda sağlayabilir. Dolayısı ile bu transferi, bunları düşünerek değerlendirmek gerekir. Benim gözümde Olcay sezon içinde sıkça değerlendirilebilecek iyi bir alternatiftir.
Beşiktaş ile anlaşmadan önce Galatasaray,Bursaspor ve Kayserispor ile ismi geçmişti Olcay'ın. Galatasaray'ın oyuncu ile senelik alacağı konusunda anlaşamamasının hemen ardından Beşiktaş'a imza atması işlerin Beşiktaş cephesinde belli bir plan dahilinde yürümediğini düşündürüyor bana. Belki Olcay özelinde düşünüldüğünde önemli değil ama gelecek için kaygı verici.
Yaş: 25
Boy: 179cm
Kilo: 67
Olcay'ın kariyerinin en önemli dönemi dolayısı ile Duisburg'da geçirdiği günler oldu. 2008/09 sezonunda genelde A takım ile maçlara çıksa da, zaman zaman ikinci takımda da forma giydi. Ligi altıncı bitiren Duisburg'da genelde orta sahanın sağında, bazende oyun kurucu olarak kullanıldı. İkinci sezonunda ise Milan Sasiç yönetiminde yine benzer bir performans sergiledi ve kadroda daha fazla süre bulmaya başladı.
Asıl kendini gösterdiği sezon ise 2010/11 sezonu oldu. Ligde geçmiş sezonlara göre daha başarısız olmalarına rağmen, federasyon kupasında finale kadar çıkan takımın en kilit oyunculardan birisi olmayı başarmıştı. Sezon boyunca Milan Sasiç'in kaleci David Yelldell ile beraber en çok forma verdiği isimlerden biri olmuştu. Sasiç'in 4-2-3-1'li sistemininde orta sahanın solunda mücadelesi ve skora yaptığı katkılar ile başta Bundesliga takımları olmak üzere bir çok ekibin dikkatini çekti. Bu sadece Olcay özelinde değildi aslında. O sezonun Duisburg ekibinden Yeldell Leverkusen'e, Sefa Yılmaz Kayserispor'a, Veigneau Nantes'a transfer olmuşlardı.Bu başarılı sezonun ardından gelen teklifler arasından muhtemelen daha çok oynayabilmek için Kaiserslautern'ı tercih etti.
Kariyerinin ilk 1.Bundesliga sezonu malesef tam bir hayal kırıklığı oldu. Geride kalan sezonda Kaiserslautern'in hatalarla dolu bir süreç yaşadığını da belirtmek gerekir. Marco Kurz yönetiminde bütün sezon boyunca ligin dibine demir atan, daha sonrada Krassimir Balakov yönetiminde de oyunculardan bekleneni alamayan Kaiserslautern malesef küme düştü. Durumun ne kadar kötü olduğunu daha net aktarabilmek için Kaiserslautern'ın ikinci devre boyunca sadece bir maç kazanabildiğini, onda da maçtan önce düşmeyi garantilemiş olduğunu belirtmek isterim. Hem teknik ekibin, hem de oyuncuların yetersizliklerinin payı büyük.
Sezon öncesi bedavaya kadroya dahil olması ve daha önce bahsettiğim başarılı sezonun ardından Olcay'dan beklentiler yüksekti. Geçen sezon onun yerinde oynayan İvo İliçeviç takımın önemli bir parçasıydı ve Olcay'dan da benzer bir performans bekleniyordu. Sezon öncesi kaptığı 10 numara da bu güvenin bir parçasıdır aslında. Malesef hem Olcay için, hemde Kaiserslautern için beklentiler gerçekleşmedi.
Olcay'ın en beğendiğim özelliği zayıf gibi görünse de, inanılmaz diri bir futbolcu olması. Maç içinde temposunu asla yitirmeden son ana kadar mücadele eder. Alt yapılarda oyun kurucu olarak forma giydiği için topu kullanma becerisi, ortaları, oyunu okuyabilmesi çok üst düzey olmasa da belli bir seviyededir. Adam eksiltme konusunda zaman zaman sizi şaşırtabilir, çünkü topa hakimdir. Diri bir yapısı olması sebebi ile savunma yönü de oldukça iyidir. Orta saha'nın hem solunda hem sağında oynayabiliyor olsa da, solda daha başarılı olduğunu düşünüyorum.
En büyük eksikliği olarak kesinlikle şutlarını söyleyebilirim. Mevkisi itibari ile bu onun için önemli bir eksiklik olarak karşısına çıkıyor. Bu sezon Dortmund'a attığı tek golde her ne kadar uzaktan gelmiş bir şutla olsa da, bu kimseyi yanıltmamalı. Bunun dışında hava toplarında Olcay'ı görme şansınız yoktur. Bu belki mevkisel olarak çok önemli bir eksiklik olmasa da, zaman zaman forvete yakın oynadığında skora katkı anlamında büyük bir engel oluyor oynadığı takımlar için. Ayrıca son vuruş konusunda da iyi değildir. Kaleci ile karşı karşıya geldiğinde çokca bocaladığı olur.
Beşiktaş özelinde değerlendirmek gerekirse, Olcay takımın hücum hattına skor anlamında pek bir katkı sağlayamayabilir ama takımın direncini ve temposunu arttırır. Bu sebeple ben kendisini Mehmet Topuz ve Ozan İpek'e çok benzetirim. Ayrıca çizgide Burak Kaplan ve Rize'den geri gelen Erkan Kaş dışında yerli alternatif olmaması sebebi ile alacağı rakamı uçuk bulsamda, olumlu buluyorum bu transferi. Olcay'dan daha iyisi alınabilir miydi? Mali anlamda zor bir süreçte olmamız sebebi ile zor olsa da mümkündü. Mesela bundan 3 ay önce Sercan Sararer ismi daha dillenmemişken alınabilirdi, aynı şekilde Gençlerbirliğinden Trabzonspor'a giden Yasin Öztekinde alınabilirdi. Bu noktada teknik kadronun tercihine saygı duymak gerekir. Sahadaki oyun yapısı ne olacak, oyunculardan neler bekleniyor, nasıl bir takım sahada olacak gibi bir çok sorunun cevabını bilmiyor olmamız sebebi ile net bir şey söyleyemeyiz. Kesin olan tek şey Beşiktaş'ın ofansif hattının gol yollarındaki sorununa çözüm olacak kişi Olcay olmayacaktır.
Kısaca Olcay'dan bir takımı sırtlamasını, o takımın lideri olmasını, golleri ile fayda sağlamasını beklerseniz, hayal kırıklığına uğrarsınız. Eğer iyi bir takım yaratabilirseniz, o takım içinde mevcut özellikleri sayesinde ihtiyaç duyulduğunda fayda sağlayabilir. Dolayısı ile bu transferi, bunları düşünerek değerlendirmek gerekir. Benim gözümde Olcay sezon içinde sıkça değerlendirilebilecek iyi bir alternatiftir.
Beşiktaş ile anlaşmadan önce Galatasaray,Bursaspor ve Kayserispor ile ismi geçmişti Olcay'ın. Galatasaray'ın oyuncu ile senelik alacağı konusunda anlaşamamasının hemen ardından Beşiktaş'a imza atması işlerin Beşiktaş cephesinde belli bir plan dahilinde yürümediğini düşündürüyor bana. Belki Olcay özelinde düşünüldüğünde önemli değil ama gelecek için kaygı verici.
Yaş: 25
Boy: 179cm
Kilo: 67
26 Haziran 2012
Kombine 2012/13
Her kulübün yayın gelirleri, sponsorlar ve ürün satışı dışında en önemli gelir kaynaklarından bir tanesi de maç günü elde edilen gişe gelirleri ile sezon öncesi satışa çıkan kombinelerdir. Çoğu takım için en önemli kaynaklarından olması bir kenara, futbolun doğasına en uygun gelir kalemi olması ile diğerlerinden ayrılır. Bu bağlamda başta Bundesliga ekipleri olmak üzere, ligdeki rakiplerimizin fiyatları ve Beşiktaş'ın son bir kaç senedeki rakamlarını karşılaştırıp olması gereken fiyatlar hakkında bir değerlendirme yapacağım.
İlk olarak bu işte Avrupa'da en başarılı takımların yer aldığı Bundesliga'daki ekiplerden başlamak istiyorum. Bundesliga'da bir çok ekip yoğun talep sebebi ile bekleme listesi oluşturuyor. Bunların başında da Borussia Dortmund geliyor. Yani gelecek sezon için Dortmund'un maçlarını izlemek isteyen bir taraftar, buna seneler öncesinden başvurmak durumunda. Senede 50.000'den fazla kombine satan bir ekip olması ile en uç örnek olarak ele alabiliriz Dortmund'u! İmkanlar dahilinde bakıldığında nerdeyse her koltuğu sezon öncesinden pazarlama şansları olmaları hayranlık verici.
Asıl değerlendirmemiz gereken ekiplere baktığımızda ise sonuç çok şaşırtıcı. İlk önce hemen her takımda taraftarlara farklı fiyat yelpazesi sunuluyor. Satışa çıkan normal kombinelerin dışında, çocuklara, engellilere ve üyelere özel avantajlar sağlanmış. Mesela Hannover'in fiyatlarına baktığımızda en pahalı koltuklar 675€'dan satılıyor. Burada her hangi bir indirim söz konusu değil. Bir alt kategoride ise 595€'dan satılan koltuklar, üyelere 325€'dan sunuluyor,çocuklar içinse fiyat 195€. Hannover çok güzel bir uygulamaya gitmiş ve baba-evlat kombinesi yapmış. Burda çocuğun yaşı sınırlı ama eğer baba ve evladı şeklinde kombine alınırsa, çocuğun kombinesi çok daha ucuza denk geliyor.
Bu sezon başarısız olan ve Avrupa'da mücadele edemeyecek Hamburg'da ise rakamlar biraz daha farklı. Imtech-Arena'da maç izlemenin bedeli 726€ ile 89€ arasında gidip geliyor. Sahayı en iyi gören yerin fiyatı 726€ iken, aynı koltuk üyelere 684€'dan satılıyor. Kale arkaları ise 358€ ile 275€ arasında değişiyor. Hamburg'un en ilgi çeken uygulaması ise Langnese (Algida) sponsorluğunda oluşturulmuş aile tribünü. Bu kategoride çocuğunuz ile beraber maç izleme şansına sahipsiniz. Çocuğunuz için ödeyeceğiniz miktar sadece 89€. Buradan bir yetişkin olarak koltuk alma şartınız, çocuğunuz ile kombine almanıza bağlı. Başka türlü bu tribüne giremiyorsunuz. Benzer bir uygulamayı Schalke'de yapıyor ve onlarda Volkswagen şirketi ile anlaşmış. Hamburg'un tribün genelinde üyelerine sağladığı avantaj % 6-7 ile sınırlı.
Şampiyonlar liginde mücadele edecek Bayern Münih'te ise tablo daha farklı. Bilindik kombinelerin içinde Uefa arenasındaki maçlar dahil edilmiyor, bunu taraftarın tercihine bırakıyorlar. İsteyen kombinesinde bu paketi de ekleyebiliyor. Bütün sezon Bayern'in Bundesliga ve DFB kupa maçlarını izlemenin bedeli 650€ ile 120€ arasında değişiyor. Diğer her kulüpte olduğu gibi burda da çocuklara indirimler söz konusu.
Bunun dışında her kulüp engelliler için de biletler satıyor. Stada en uygun giriş çıkış sağlanabilecek yerlerde, istisnasız en ucuz fiyat kategorisinde biletler sunuluyor. Mesela bu rakam Schalke'de senelik 190€ iken, Hamburg'da 110€. Kısaca bu girişimlerde toplumun her kesiminden insanları bir araya getirmek amaçlanıyor ve satışlardan görüldüğü üzere bu uygulamalar gayet başarılı sonuçlar veriyor.
Türkiye'ye dönüp rakiplere baktığımızda ise rakamların inanılmaz boyutlarda olduğunu görüyoruz. İlk olarak kombinelerden ciddi paralar kazanan Fenerbahçe'ye bakalım. Fenerbahçe'nin maraton alt tribünündeki fiyatları 1300TL ile 6500TL, üst tribünde ise 850TL ile 1750TL arasında. Kale arkalarında ise fiyatlar 750TL. Burada Fenerbahçe'nin sezonun ilk maçlarında cezalı olacağını, Avrupa'dan da muhtemelen men olma ihtimalinin olduğunu göz önünde bulundurmakta fayda var. Bir başka ilginç ayrıntı ise, Fenerbahçe yönetiminin kombine alan taraftarlara yaptığı kampanyalar. Fenercell'i olan taraftarlar eğer 6 ay gibi bir süre taahhüt verirse, belli sayıda bedava sms,internet gibi avantajlardan yararlanabiliyorlar.
Şampiyon Galatasaray'ın fiyatlarına baktığımızda ise tablo yukardaki gibi. Şampiyonlar liginde mücadele edecek Galatasarayda en ucuz indirimsiz kombine 500TL olurken, en pahalısı 4000TL'den satılıyor. Bunun dışında GS Bonus'u olanlara %10'a varsan indirim yapıyorlar. Bunun dışında mesela geçen sezon öğrencilere de %50 indirim gibi avantajlar tanınmış, benzer bir uygulama bu sezonda sınırlı bir şekilde uygulanmış. Geçen sezonki indirimsiz fiyatlar 700TL ile 4500TL arasındayken, kombinelerde ulaşılan rakam 20.000'e yakındı. Gelecek sezon bu rakamın çok daha fazla olacağını kestirmek zor değil.
Beşiktaş'ta ilk olarak geçmiş dönemdeki fiyatları bir incelemekte fayda var. Kapalı tribün fiyatları 2008/09'da 1200-975 TL iken 2009/10'da bu rakam 1400-1150TL, 2010/11'de ise 1600-1350TL olmuştur. 2009/10'da şampiyonlar liginde mücadele etmenin 2010/11'de de yıldız transferlerin bu artışa sebep olduğunu düşünebiliriz. Son sezon ise fiyatlar 2000-1800TL olmuştur. 870-780€'ya* denk gelen bu rakamları yukarda saydığım Bundesliga ekipleri ile karşılaştırdığımızda, oldukça yüksek olduğu gerçeği ile karşılaşıyoruz. Bayern'in lig maçlarını izlemenin bedeli 650€ iken, Beşiktaş'ta bunun 870€ olması büyük bir ticari hatadır. Aslında karşılaştırılması gereken tribünün numaralı olduğunu da atlamamak gerekir. Geçen sezonun numaralı fiyatı 3100-2500TL ( 1350€ - 1090€) ile Bundesliga ekiplerinin açık ara önündedir.
Kişi başına düşen gelir ya da hayat standardı bakımından bakıldığında Almanyada fiyatların daha ucuz olması, şaşırtıcılığı bir yana ticari anlamda da iş bilmezliğin belgesi olmuştur. Bunun sonucunda da geçen sezon Beşiktaş'ın kombine satışları 4.000-5.000 arasında kalmıştır. Bu Bundesliga ekiplerinin stadyumlarının durumlarına ise hiç değinmiyorum. Çoğu 2006 Dünya kupası için yapılmış, bugün dünyada yapılan stadlara rol model olan örnek arenalardan bahsediyoruz.
Durumu daha netleştirmek için, bu sezon sadece ligde mücadele edecek olan ve en pahalı satış yapan Bundesliga ekiplerinden Hamburg'un kale arka fiyatları ile Beşiktaş'ın eski fiyatlarını karşılaştırmak istiyorum. Hamburg'un yukarda bahsettiğimiz üzere kale arka fiyatları 358-275€ arasında değişiyordu. Beşiktaş'ın yeni açık rakamları şu şekilde; 2008/09 - 400TL (174€), 2009/10 - 600TL (260€), 2010/11 - 700TL (305€), 2011/12 - 900TL (391€). Bu hesapları yaparken Euro'nun 3 sene önce bugüne nazaran daha düşük olduğunu da belirtmeliyim. Dolayısı fiyatlar olması gerekenden daha düşük görünüyor. Avrupa'da mücadele edecek ezeli rakiplerinde rakamlarını tekrar hatırlayalım; Galatasaray'ın 500TL, Fenerbahçe'nin ise 750TL.
Beşiktaş seneye büyük ihtimal İnönü'de oynamayacağını düşünürsek, olası bir TT-Arena'da rakiplerinden daha uygun bir fiyat sunması en mantıklı çözüm gibi duruyor. Hem semtten uzaklaşılacak olması, hem taraftarın üyelik gibi başka uygulamalardan vazgeçmemesi adına, yapılması gereken fiyatları ülke gerçeklerine uygun hale getirmektir. Satılacak 20.000 kombine ile ortalama 240€ (550TL) gibi bir meblağdan satışa sunulmuş olsa 4.800.000€'ya yakın bir gelir elde edilir. Bunun yerine daha küçük bir stadyum olan Kasımpaşa'da ise fiyatlar aynı tutulsa bile toplam koltuk adedi 13.000 civarı olduğu için, hepsi kombineden satışa çıkmış olsa yaklaşık olarak 1.680.000€ kayıp yaşanır. Tribünlerin tamamının kombine olarak satışa çıkmayacağı da malum.
Peki cazip hale gelmesi için ne yapılmalı? Futbol kombineleri, Euroleague'de mücadele edecek basketbol takımının kombineleri ile beraber bir paket halinde indirimli olmak şartıyla satışa sunulabilir. Fenerbahçe'nin Fenercell ile ilgili yaptığını Kartalcell ile gerçekleştirmek ya da kongre üyesi olan taraftarlara çok ciddi rakamlarda indirim yapılabilir. Böylelikle taraftarları hem kombine almaya hem de üye olmaya teşvik etmiş olunur. Hayat şartları, taraftar yapısı, mevcut sportif durum, kombinelerin çıkmasında kaybedilen süre göze alınıp doğru bir pazarlama stratejisi uygulanmalıdır.
* Euro hesapları 1€ = 2.3TL üzerinden yapılmıştır.
İlk olarak bu işte Avrupa'da en başarılı takımların yer aldığı Bundesliga'daki ekiplerden başlamak istiyorum. Bundesliga'da bir çok ekip yoğun talep sebebi ile bekleme listesi oluşturuyor. Bunların başında da Borussia Dortmund geliyor. Yani gelecek sezon için Dortmund'un maçlarını izlemek isteyen bir taraftar, buna seneler öncesinden başvurmak durumunda. Senede 50.000'den fazla kombine satan bir ekip olması ile en uç örnek olarak ele alabiliriz Dortmund'u! İmkanlar dahilinde bakıldığında nerdeyse her koltuğu sezon öncesinden pazarlama şansları olmaları hayranlık verici.
Asıl değerlendirmemiz gereken ekiplere baktığımızda ise sonuç çok şaşırtıcı. İlk önce hemen her takımda taraftarlara farklı fiyat yelpazesi sunuluyor. Satışa çıkan normal kombinelerin dışında, çocuklara, engellilere ve üyelere özel avantajlar sağlanmış. Mesela Hannover'in fiyatlarına baktığımızda en pahalı koltuklar 675€'dan satılıyor. Burada her hangi bir indirim söz konusu değil. Bir alt kategoride ise 595€'dan satılan koltuklar, üyelere 325€'dan sunuluyor,çocuklar içinse fiyat 195€. Hannover çok güzel bir uygulamaya gitmiş ve baba-evlat kombinesi yapmış. Burda çocuğun yaşı sınırlı ama eğer baba ve evladı şeklinde kombine alınırsa, çocuğun kombinesi çok daha ucuza denk geliyor.
Bu sezon başarısız olan ve Avrupa'da mücadele edemeyecek Hamburg'da ise rakamlar biraz daha farklı. Imtech-Arena'da maç izlemenin bedeli 726€ ile 89€ arasında gidip geliyor. Sahayı en iyi gören yerin fiyatı 726€ iken, aynı koltuk üyelere 684€'dan satılıyor. Kale arkaları ise 358€ ile 275€ arasında değişiyor. Hamburg'un en ilgi çeken uygulaması ise Langnese (Algida) sponsorluğunda oluşturulmuş aile tribünü. Bu kategoride çocuğunuz ile beraber maç izleme şansına sahipsiniz. Çocuğunuz için ödeyeceğiniz miktar sadece 89€. Buradan bir yetişkin olarak koltuk alma şartınız, çocuğunuz ile kombine almanıza bağlı. Başka türlü bu tribüne giremiyorsunuz. Benzer bir uygulamayı Schalke'de yapıyor ve onlarda Volkswagen şirketi ile anlaşmış. Hamburg'un tribün genelinde üyelerine sağladığı avantaj % 6-7 ile sınırlı.
Şampiyonlar liginde mücadele edecek Bayern Münih'te ise tablo daha farklı. Bilindik kombinelerin içinde Uefa arenasındaki maçlar dahil edilmiyor, bunu taraftarın tercihine bırakıyorlar. İsteyen kombinesinde bu paketi de ekleyebiliyor. Bütün sezon Bayern'in Bundesliga ve DFB kupa maçlarını izlemenin bedeli 650€ ile 120€ arasında değişiyor. Diğer her kulüpte olduğu gibi burda da çocuklara indirimler söz konusu.
Türkiye'ye dönüp rakiplere baktığımızda ise rakamların inanılmaz boyutlarda olduğunu görüyoruz. İlk olarak kombinelerden ciddi paralar kazanan Fenerbahçe'ye bakalım. Fenerbahçe'nin maraton alt tribünündeki fiyatları 1300TL ile 6500TL, üst tribünde ise 850TL ile 1750TL arasında. Kale arkalarında ise fiyatlar 750TL. Burada Fenerbahçe'nin sezonun ilk maçlarında cezalı olacağını, Avrupa'dan da muhtemelen men olma ihtimalinin olduğunu göz önünde bulundurmakta fayda var. Bir başka ilginç ayrıntı ise, Fenerbahçe yönetiminin kombine alan taraftarlara yaptığı kampanyalar. Fenercell'i olan taraftarlar eğer 6 ay gibi bir süre taahhüt verirse, belli sayıda bedava sms,internet gibi avantajlardan yararlanabiliyorlar.
Beşiktaş'ta ilk olarak geçmiş dönemdeki fiyatları bir incelemekte fayda var. Kapalı tribün fiyatları 2008/09'da 1200-975 TL iken 2009/10'da bu rakam 1400-1150TL, 2010/11'de ise 1600-1350TL olmuştur. 2009/10'da şampiyonlar liginde mücadele etmenin 2010/11'de de yıldız transferlerin bu artışa sebep olduğunu düşünebiliriz. Son sezon ise fiyatlar 2000-1800TL olmuştur. 870-780€'ya* denk gelen bu rakamları yukarda saydığım Bundesliga ekipleri ile karşılaştırdığımızda, oldukça yüksek olduğu gerçeği ile karşılaşıyoruz. Bayern'in lig maçlarını izlemenin bedeli 650€ iken, Beşiktaş'ta bunun 870€ olması büyük bir ticari hatadır. Aslında karşılaştırılması gereken tribünün numaralı olduğunu da atlamamak gerekir. Geçen sezonun numaralı fiyatı 3100-2500TL ( 1350€ - 1090€) ile Bundesliga ekiplerinin açık ara önündedir.
Kişi başına düşen gelir ya da hayat standardı bakımından bakıldığında Almanyada fiyatların daha ucuz olması, şaşırtıcılığı bir yana ticari anlamda da iş bilmezliğin belgesi olmuştur. Bunun sonucunda da geçen sezon Beşiktaş'ın kombine satışları 4.000-5.000 arasında kalmıştır. Bu Bundesliga ekiplerinin stadyumlarının durumlarına ise hiç değinmiyorum. Çoğu 2006 Dünya kupası için yapılmış, bugün dünyada yapılan stadlara rol model olan örnek arenalardan bahsediyoruz.
Beşiktaş seneye büyük ihtimal İnönü'de oynamayacağını düşünürsek, olası bir TT-Arena'da rakiplerinden daha uygun bir fiyat sunması en mantıklı çözüm gibi duruyor. Hem semtten uzaklaşılacak olması, hem taraftarın üyelik gibi başka uygulamalardan vazgeçmemesi adına, yapılması gereken fiyatları ülke gerçeklerine uygun hale getirmektir. Satılacak 20.000 kombine ile ortalama 240€ (550TL) gibi bir meblağdan satışa sunulmuş olsa 4.800.000€'ya yakın bir gelir elde edilir. Bunun yerine daha küçük bir stadyum olan Kasımpaşa'da ise fiyatlar aynı tutulsa bile toplam koltuk adedi 13.000 civarı olduğu için, hepsi kombineden satışa çıkmış olsa yaklaşık olarak 1.680.000€ kayıp yaşanır. Tribünlerin tamamının kombine olarak satışa çıkmayacağı da malum.
25 Haziran 2012
23 Haziran 2012
Mourinho'nun Çocukları
Ölüm grubunun iki ekibi Portekiz ve Almanya yarı finalde! Özellikle Almanya'nın 15 resmi maçı üst üste kazanması ve bu alanda bir rekora imza atması ise ayrı bir başarı. 2010 Dünya kupasında oynadıkları üçüncülük maçından beri devamlı kazandılar. Turnuva başından beri devamlı üstünde durduğum bu iki takımın başarılı olmalarına ayrı bir seviniyorum.
Almanya çeyrek finalde diğer rakiplerine göre daha kolay bir ekip olan turnuvanın süpriz yumurtası Yunanistan ile eşleşmişti. Maçı kazanmaları kağıt üstünde kolay gibi gözükse de, Yunanistan'ın katı savunma hattını geçmek öyle kolay olmayacaktı. Bu yüzden Löw bu maça uygun bir hücum hattı ile çıkmayı tercih etti. Gomez,Podolski gibi statik oyuncular yerine daha hareketli isimler vardı sahada. Sol tarafta, son maçta kısa süredeki etkili oyunu ile Schürrle, sağ taraftada bu sezonun formda isimlerinden Reus vardı. En uçta da hareketli ve tecrübeli golcü Klose. Bu tercih Löw'ün rakibi ne kadar iyi analiz ettiğinin adeta ispatıydı. Defansı oldukça geride kuran Yunanları geçmenin tek yolu, ilerde devamlı hareket halinde olmak ve ortaya çıkan boş alanları değerlendirmekten geçiyordu.
Maçın başından itibaren bu tercihin ne kadar doğru olduğunu gördük. Her ne kadar pozisyonları istedikleri gibi sonuçlandıramasalar da, golün er ya da geç geleceğini hissettirdi Almanya. Kaçan bir çok pozisyonun ardından Philip Lahm önündeki boşluğu iyi değerlendirip, bir tanede ben çekeyim dedi ve top harika bir şekilde kavis alarak ağlarla buluştu. Kaptan yine zor anlarda takımını sırtlamayı bildi.
İkinci devrede Yunanistan biraz daha oyuna ortak olma çabasındaydı. Bunda Gekas'ın oyuna girmesinin de payı büyük. ( Gekas hala boşta! ) Almanya sakin sakin pozisyonlara girmeye devam ederken, ilerdeki oyuncuların riskli paslarının ardından kaptırılan topta Almanlar kötü yakalandılar ve Yunanistan'ın maç içindeki kaleyi bulan ikinci topu gol oldu.
Kalan sürede ise değişen birşey olmadı. Almanyada ne bir panik, ne de bir telaş. Yine bilindik oyun ve futbol ile bu sefer sahneye Khedira çıktı. Boateng'in içeri yolladığı topa, Allah ne verdiyse vurdu ve Almanya'yı tekrar öne geçirdi. Khedira'nın 2010'dan beri yaşadığı gelişim gerçekten inanılmaz. Eskiden çok daha basit işler yaparak ön plana çıkan Sami, artık bu takımın en önemli orta sahası oldu. Schweinsteiger'in hatalı pasları, zaman zaman temposunu yitirmesi, onun başarılı performansı sayesinde çok göze çarpmıyor. Ardından maç içinde gol atmak dışında her işi başarı ile yapan Klose, şık bir kafa vuruşu ile bizi 4 sene geriye götürdü. Bu golün ardından Almanya ister istemez rahatladı. Löw'ün oyuncu değişiklikleri ile de bu sahaya yansımaya başladı. Müller'in oyuna dahil olması ile Reus sola geçti ve kısa süre sonra bir golde ondan geldi. Bu sezonun parlayan yıldızı bu takımda yeni olsa da gelecekte yazılacak ilk isimlerden biri olacaktır. Bu sezon onu Dortmund'da izlemek için şimdiden sabırsızlanıyorum.
Maç bitti derken saçma sapan bir pozisyondan penaltı kazandı Yunanistan. Karagounis'in yokluğunda başı kesik tavuklar gibi bir görüntü çizen komşu, Salpingidis'in korkusuz vuruşu ile skoru 4-2'ye getirdi ve maçın sonucunu belirledi. Yunanistan'ı tebrik etmek gerekir. Bu dar kadro ile buralara gelmeleri bile mucizedir. Karagounis olsaydı birşey değişir miydi? Sanmıyorum. Belki daha akıllı bir Yunanistan izlerdik ama aradaki siklet farkı cidden çok barizdi.
Kısaca bir değerlendirmede Mesut Özil için yapmak şart! Bu çocuk Mourinho'nun elinde bam başka bir şey oldu. Daha önceleri de çok faydalıydı, aklı ile herkesi kendine hayran bırakıyordu ama şu an ulaştığı nokta çok farklı. Ayağından topu nizamı bir şekilde almanız imkansız! Öyle akıl dolu oynuyor ki, Mesut ve diğerleri diye ikiye ayırmak gerekecek yakında Almanları. Şut konusunda da gelişimini tamamlarsa, futbol tarihine ismini altın harflerle yazdıracak bir futbolcu olacak.
RONALDO A.Ş.
Grubun diğer ekibi Portekiz'in turnuva öncesi verdiği izlenim ile turnuvada sahaya yansıttığı futbol gece ile gündüz kadar farklı. Makedonya ve Türkiye maçlarında 11 farklı telden çalan Portekiz takımı, kendi çapında birlik olmayı başardı. Bento'nun payı nedir bilmiyorum ama bir takım havası oluşmak üzere.Takım halinde savunma ve hücum yapan, dayanışması üst düzeylere çıkmış Portekiz'in saha içindeki uyumu çok iyiydi. Bazen bocalıyor olsalar da bu kadar teknik kapasitesi yüksek bir ekibi bu hale getirmek kolay değil.
Çekler maça oldukça iyi başlamış olsalar da, maçın nerdeyse tamamı Portekiz kontrolünde geçti. Gol yollarında çok etkili olamamalarında, Çeklerin adam paylaşımı ve maç konsantrasyonu sebep oldu. Postiga'nın sakatlanıp yerini Almeida'ya bırakması, Portekizin oyununu daha pozitif etkiledi. Çeklerin stoper ikilisi Sivok ve Kadlec arasında devamlı rakibi zorlaması, başta Ronaldo olmak üzere diğerlerine fırsatlar yarattı. Attığı golde Sivok'un saniyelik hamlesi ile ofsaytta kalması çok kritikti. Kısa süre sonra benzer bir pozisyonda Kadlec ile Sivok Almeida'yı tutalım derken, G.Selassie'nin bir anlık dalgınlığı Ronaldo'nun golü ile sonuçlandı. Maç içinde direkleri döven Ronaldo, sonunda iki takım arasındaki farkı yarattı. 65 maçta 66 gol ile inanılmaz bir sezonu geride bırakıyor, severek izliyoruz.
Bu arada Postiga'nın bir dahaki maçta oynayamayacağı kesinleşti. Bu açıdan bakıldığında yarı final maçında, verimli bulduğum bu hücum hattı daha faydalı olacaktır. İleride Almeida'dan daha iyi olacağına kesin gözü ile bakılan Nelson Oliveira'nın bir turnuva daha beklemesi gerekecek gibi.
MOURİNHO'NUN ÇOCUKLARI
Başta Ronaldo,Khedira,Coentrao ve Mesut'un olmak üzere, Real Madrid'in yıldızlarının turnuvada bu denli iyi performans sergilemeleri kesinlikle tesadüf değil. Her biri ciddi bir özgüven ve kalite ile adeta parlıyorlar. Bu açıdan İspanya'yı da dahil edersek, Mourinho'nun çocuklarından en azından bir kısmı kupayı alacak gibi. Benzema'yı da unutmadan, Nuri'nin de gelecekte bundan nasiplenmesini dileyerek!
Almanya çeyrek finalde diğer rakiplerine göre daha kolay bir ekip olan turnuvanın süpriz yumurtası Yunanistan ile eşleşmişti. Maçı kazanmaları kağıt üstünde kolay gibi gözükse de, Yunanistan'ın katı savunma hattını geçmek öyle kolay olmayacaktı. Bu yüzden Löw bu maça uygun bir hücum hattı ile çıkmayı tercih etti. Gomez,Podolski gibi statik oyuncular yerine daha hareketli isimler vardı sahada. Sol tarafta, son maçta kısa süredeki etkili oyunu ile Schürrle, sağ taraftada bu sezonun formda isimlerinden Reus vardı. En uçta da hareketli ve tecrübeli golcü Klose. Bu tercih Löw'ün rakibi ne kadar iyi analiz ettiğinin adeta ispatıydı. Defansı oldukça geride kuran Yunanları geçmenin tek yolu, ilerde devamlı hareket halinde olmak ve ortaya çıkan boş alanları değerlendirmekten geçiyordu.
Maçın başından itibaren bu tercihin ne kadar doğru olduğunu gördük. Her ne kadar pozisyonları istedikleri gibi sonuçlandıramasalar da, golün er ya da geç geleceğini hissettirdi Almanya. Kaçan bir çok pozisyonun ardından Philip Lahm önündeki boşluğu iyi değerlendirip, bir tanede ben çekeyim dedi ve top harika bir şekilde kavis alarak ağlarla buluştu. Kaptan yine zor anlarda takımını sırtlamayı bildi.
İkinci devrede Yunanistan biraz daha oyuna ortak olma çabasındaydı. Bunda Gekas'ın oyuna girmesinin de payı büyük. ( Gekas hala boşta! ) Almanya sakin sakin pozisyonlara girmeye devam ederken, ilerdeki oyuncuların riskli paslarının ardından kaptırılan topta Almanlar kötü yakalandılar ve Yunanistan'ın maç içindeki kaleyi bulan ikinci topu gol oldu.
Kalan sürede ise değişen birşey olmadı. Almanyada ne bir panik, ne de bir telaş. Yine bilindik oyun ve futbol ile bu sefer sahneye Khedira çıktı. Boateng'in içeri yolladığı topa, Allah ne verdiyse vurdu ve Almanya'yı tekrar öne geçirdi. Khedira'nın 2010'dan beri yaşadığı gelişim gerçekten inanılmaz. Eskiden çok daha basit işler yaparak ön plana çıkan Sami, artık bu takımın en önemli orta sahası oldu. Schweinsteiger'in hatalı pasları, zaman zaman temposunu yitirmesi, onun başarılı performansı sayesinde çok göze çarpmıyor. Ardından maç içinde gol atmak dışında her işi başarı ile yapan Klose, şık bir kafa vuruşu ile bizi 4 sene geriye götürdü. Bu golün ardından Almanya ister istemez rahatladı. Löw'ün oyuncu değişiklikleri ile de bu sahaya yansımaya başladı. Müller'in oyuna dahil olması ile Reus sola geçti ve kısa süre sonra bir golde ondan geldi. Bu sezonun parlayan yıldızı bu takımda yeni olsa da gelecekte yazılacak ilk isimlerden biri olacaktır. Bu sezon onu Dortmund'da izlemek için şimdiden sabırsızlanıyorum.
Maç bitti derken saçma sapan bir pozisyondan penaltı kazandı Yunanistan. Karagounis'in yokluğunda başı kesik tavuklar gibi bir görüntü çizen komşu, Salpingidis'in korkusuz vuruşu ile skoru 4-2'ye getirdi ve maçın sonucunu belirledi. Yunanistan'ı tebrik etmek gerekir. Bu dar kadro ile buralara gelmeleri bile mucizedir. Karagounis olsaydı birşey değişir miydi? Sanmıyorum. Belki daha akıllı bir Yunanistan izlerdik ama aradaki siklet farkı cidden çok barizdi.
Kısaca bir değerlendirmede Mesut Özil için yapmak şart! Bu çocuk Mourinho'nun elinde bam başka bir şey oldu. Daha önceleri de çok faydalıydı, aklı ile herkesi kendine hayran bırakıyordu ama şu an ulaştığı nokta çok farklı. Ayağından topu nizamı bir şekilde almanız imkansız! Öyle akıl dolu oynuyor ki, Mesut ve diğerleri diye ikiye ayırmak gerekecek yakında Almanları. Şut konusunda da gelişimini tamamlarsa, futbol tarihine ismini altın harflerle yazdıracak bir futbolcu olacak.
RONALDO A.Ş.
Grubun diğer ekibi Portekiz'in turnuva öncesi verdiği izlenim ile turnuvada sahaya yansıttığı futbol gece ile gündüz kadar farklı. Makedonya ve Türkiye maçlarında 11 farklı telden çalan Portekiz takımı, kendi çapında birlik olmayı başardı. Bento'nun payı nedir bilmiyorum ama bir takım havası oluşmak üzere.Takım halinde savunma ve hücum yapan, dayanışması üst düzeylere çıkmış Portekiz'in saha içindeki uyumu çok iyiydi. Bazen bocalıyor olsalar da bu kadar teknik kapasitesi yüksek bir ekibi bu hale getirmek kolay değil.
Çekler maça oldukça iyi başlamış olsalar da, maçın nerdeyse tamamı Portekiz kontrolünde geçti. Gol yollarında çok etkili olamamalarında, Çeklerin adam paylaşımı ve maç konsantrasyonu sebep oldu. Postiga'nın sakatlanıp yerini Almeida'ya bırakması, Portekizin oyununu daha pozitif etkiledi. Çeklerin stoper ikilisi Sivok ve Kadlec arasında devamlı rakibi zorlaması, başta Ronaldo olmak üzere diğerlerine fırsatlar yarattı. Attığı golde Sivok'un saniyelik hamlesi ile ofsaytta kalması çok kritikti. Kısa süre sonra benzer bir pozisyonda Kadlec ile Sivok Almeida'yı tutalım derken, G.Selassie'nin bir anlık dalgınlığı Ronaldo'nun golü ile sonuçlandı. Maç içinde direkleri döven Ronaldo, sonunda iki takım arasındaki farkı yarattı. 65 maçta 66 gol ile inanılmaz bir sezonu geride bırakıyor, severek izliyoruz.
Bu arada Postiga'nın bir dahaki maçta oynayamayacağı kesinleşti. Bu açıdan bakıldığında yarı final maçında, verimli bulduğum bu hücum hattı daha faydalı olacaktır. İleride Almeida'dan daha iyi olacağına kesin gözü ile bakılan Nelson Oliveira'nın bir turnuva daha beklemesi gerekecek gibi.
MOURİNHO'NUN ÇOCUKLARI
Başta Ronaldo,Khedira,Coentrao ve Mesut'un olmak üzere, Real Madrid'in yıldızlarının turnuvada bu denli iyi performans sergilemeleri kesinlikle tesadüf değil. Her biri ciddi bir özgüven ve kalite ile adeta parlıyorlar. Bu açıdan İspanya'yı da dahil edersek, Mourinho'nun çocuklarından en azından bir kısmı kupayı alacak gibi. Benzema'yı da unutmadan, Nuri'nin de gelecekte bundan nasiplenmesini dileyerek!
17 Haziran 2012
Almanya Finale Doğru
Grup maçlarına tutuk başlamış gibi görünseler de Portekiz ciddi önlemler almıştı Almanya'ya karşı. Normalde orta sahası geri gelmekte zorlanan, ofansif elemanlarından oyunun sadece hücumsal kısmında katkı alan Portekiz ilk maçta Türkiye maçından çok farklı bir kimlikle sahaya çıkmış ve bu da Almanya'yı ciddi anlamda zorlamıştı.
Turnuvadan önce de Bayern'in final maçında yaşadığı şok'un milli takım üzerinde etkisi olacağını belirtmiştim. Başta Schweinsteiger olmak üzere Löw hepsi ile çok yakından ilgilenmiş olsa da, ilk maçtaki görüntü bunun etkilerinden tam anlamı ile kurtulamadıklarını gösteriyor ve maçta sivrilen isimler ise Almanya'nın Real Madridli yıldızları Mesut ve Khedira oluyordu. Biraz şans ve birazda mücadele gücü ile Portekiz'i geçmeyi bildi Almanya.
Grubun ikinci maçında ise rakip Hollandaydı. Almanya ilk maça oranla daha derli toplu bir oyun sergilemişti. Rakibin oynama iştahının da bunda ciddi katkısı olduğunu belirtmekte fayda var. Hollanda kazanmak zorunda olduğu bir maçta risk almak zorundaydı ve buna karşı hazırlıklı bir Almanya vardı. İlk maçın aksine sahadaki Bayernliler sahanın en iyileri oluyordu. Orta alanda Schweinsteiger iki harika pası ile Gomez'i gollerle buluştururken, defansta da Badstuber Van Persie'ye adım attırmıyorken, bektede Lahm takım arkadaşı Robben'i oyun dışında tutmasını biliyordu. Bunun sonucunda da Almanya oyunu istediği gibi yönlendirdi ve maçın son bölümü hariç istediği gibi oyununu oynadı.
Son maçlara girildiğinde hala çeyrek final biletinin cepte olmaması sebebi ile Löw yine klasik 11'i ile sahaya çıkmayı tercih etti. Ben hala Schürrle, Reus gibi çok önemli silahlar varken Podolski ve Müller ısrarını anlamasam da 'never change a winning team' düşüncesine saygı duymak gerekir. Sonuçta kazanan haklıdır, bir bildiği vardır. Kadrodaki tek değişiklik kart cezalısı Boateng yerine forma giyen Lars Bender'di. Oyun anlayışında diğer maçlara göre hiç bir fark yoktu, her oyuncu görevini en iyi şekilde yaptı ve beraberliğin birincilik için yettiği yerde galip geldiler. Schürrle ve Bender'in oyuna olan katkısı ilerisi için umut verdi.
Almanya grubu lider bitirdi ve turnuvadaki kolay rakiplerden biri diyebileceğimiz Yunanistan ile eşleşti. Grup maçlarındaki performansa yakın bir oyun ile bu engeli de rahatlıkla aşabileceklerini düşünüyorum. Ayrıca Yunanistanda Karagounis'in yokluğunu da düşünürsek, oldukça rahat bir maç olacaktır. Kapalı savunmaları aşmakta zorluk çekselerde bir şekilde o kilidi aşmayi biliyor Almanlar. Finale doğru adım adım ilerleyen bu oyuncu topluluğu, umarım bu sefer finalde senelerdir süre gelen final sendromunu yaşamaz ve kupayı kaldırır.
Samet Aybaba
Samet Aybaba Beşiktaşımızın yeni hocası oldu. Öncelikle kendisini tebrik ediyor ve yeni görevinde sonsuz başarılar diliyorum. Hep hayalini kurduğu göreve sonunda gelmiş oldu. Çok çalışıp, elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağından hiç şüphem yok.
Kendisi ile bundan seneler önce lise yıllarımda okulumda verdiği bir seminerde tanıma fırsatım olmuştu. Beşiktaşlılığı bu derece özümsemiş, ciddi anlamda insanların kafasındaki Beşiktaşlı modeline uyan insan budur demiştim kendi kendime. O günden beri severim kendisini. Çalıştığı takımlarda diğer Beşiktaşlı hocalar gibi hep başarılı olmasını istemişimdir.
Sürecin neresinden başlayacağımı bilmiyorum açıkcası. İlk olarak İbrahim Altınsay'ın fahri üye olarak futbol komitesine dahil edilmesi ile başlayabiliriz. Kendisini yazılarından, nadiren gördüğümüz ekranlardan tanıyor ve genelde de takdir ediyordum. Bu açıdan böyle bir tercihin takıma katkı sağlayacağını düşünmüştüm. Süreç çok farklı bir noktaya doğru ilerledi ve İbrahim bey'in istifası ile son buldu. Altınsay giderken; başkan ve yönetim tek başına karar aldı, ayrılmaktan başka çare yoktu açıklamasında bulundu.
Kendisi daha sonra yapılan açıklamalarından anladığımız üzere yirmi kişilik bir teknik direktör listesi hazırlamış ve listenin içinde de farklı ülkelerden bir çok isim varmış. Yönetim bu isimlerin hiç biri ile ilgilenmemiş. Durum böyle olunca ve ibre Denizli ile Aybaba isimlerine dönünce istifa kararı almış. Doğru bir davranış mıdır? Bende olsam böyle yapardım diye düşünüyorum. Siz eğer birini bize yeni yapılanmada destek ver diye ekibe dahil ediyorsanız ama onun fikirlerini umursamıyorsanız, bu yanlıştır.
Bu süreçte en can alıcı cümleler bundan iki gün önce o zaman neden röportaj verdiğine anlam veremediğim ama şimdi durumun ilerlemesi ile daha iyi bir şekilde anladığım sayın başkan'ın lig tv'de söyledikleriydi. Denizli ile igili olarak; hoca hedefler içinde olmak istiyor ama biz bunu sağlayamayızdık dedi. Denizli mevcut kadronun önemli bir kısmını elde tutup, bir iki transfer ile devam etmek istedi ama yönetim bu şartları sağlayamayacağını düşünerek kabul etmedi. Mevcut durumun ne derece kötü olduğunu yakından takip eden biri olarak bu fikire özünde karşı değilim. Beşiktaş'ın durumu malesef bu paraları kaldıracak durumda değil. Ama asla da hedefsiz kalamaz Beşiktaş. Beşiktaş elbette ufak bütçelerle de başarılı olabilir ama bu sadece doğru tercihlerle sağlanır. Bunun içinde ciddi emek ve zaman harcamak gerekir.
Bu açıklamalardan kısa bir süre sonra da Samet Aybaba resmileşti. Görüşülen isimler arasında şart sunmayan tek isim olması yönetici cephesinden bakıldığında avantaj olsa da 'zirveye oynayacak' bir Beşiktaş vaad etmesi insanların kafasında soru işaretleri yaratmaya yeterli oluyor. Zira Beşiktaş hep zirveye oynar.
Beşiktaş yönetimi tercihlerini neye göre yapıyor bilmiyorum. Futbolu yöneten iş adamlarının varlığından da rahatsız olan bir kişi olarak, sürecin sonunu iyi görmüyorum. Kariyerinde uzun senelerdir hiç bir başarısı olmayan, hatta istikrar kelimesi ile uzaktan,yakından alakası olmadığını düşündüğüm Samet Aybaba'nın bu süreçte takımın başına teknik direktör olarak getirilmesinin mantığını çözmüş değilim.
Öncelikli olarak Samet Aybaba kariyerinin hiç bir döneminde istikrar sağlayamamış birisidir. Gittiği takımların nerdeyse hepsinde en fazla 1 sene çalışmış olması, işler zora girdiğinde bırakıp gitmesi en önemli handikap olarak karşımıza çıkıyor. Zaten bu yüzden de son dönemlerde anadolu takımları dahi şans vermiyor bu tarz hocalara. Bunun birinci sebebi de istikrar faktörü. O açıdan Aybaba, Bulak, Bakkal, Kurtar gibi isimler artık süper lig seviyesinde en fazla acil durum opsiyonu olabiliyorlar. Bunun yanı sıra Aybaba'ya nedenini hala çözemediğim tepkili bir taraftar kitlesinin varlığı da ciddi bir sorun olacaktır. Önümüzdeki zorlu sezonda başarıdan uzak süreçte gereken tepkiler, olması gerektiğinden çok daha çabuk olacaktır. Bu seçim yaparken göz ardı edilse bile futbolun gerçekleri ortadadır. Bunun doğru veya yanlış olmasından çok Beşiktaş özelinde bakmak gerekir olaya. Yönetim ne kadar dik duracak kararında bunu zaman gösterecek. Bunlardan bağımsız olarak Samet Aybaba'nın zor bela ligde kaldığı Gençlerbirliği döneminden beri aktif olmaması, işin dışında kalması da bir başka eksisi.
Samet Aybaba gençlere verdiği şans sebebi ile tanınır. Mesela Volkan Şen, Soner Aydoğdu gibi bir çok isim onun öncülüğünde giymiştir a takım formasını. Bunu Beşiktaş daha farklı bir şekilde değerlendirmeliydi. Sahada oynanan bir tane oyun olsa da, herkesin sahaya bakışı farklıdır, sahada gördükleri farklıdır. Samet Aybaba'nın da en önemli özelliği bu tarz oyuncuları gözlemidir. Beşiktaş eğer profosyonel bir yapılanmaya gitmiş olsaydı, oyuncu takip ekibi için bir numaralı adayım olurdu. Hocalığını başarılı bulmasam da, bu konuda başarılı olacağına inancım oldukça yüksektir.
Yönetimin stratejik bir hata yaptığını düşünüyorum. Camia olarak toparlanma sürecinde herkesin bir olması gereken bir ortamda yönetim tercihini yabancıdan yana kullanmalıydı. Tamam belki bu mali dönemde bir Van Gaal, Benitez, Rangnick gelmiyor olabilir ama düşük bütçelerle büyük işler başarmış hocalarda var Avrupa'da. Buna en güzel örnek Robin Dutt mesela. Freiburg ile başarılı döneminde aldığı brüt para Samet hoca'nın Beşiktaş'ta alacağından yarısına bile denk gelmiyor. O dönem elindeki kadronun maliyetinin 13-14 milyon euro, transfer bütçesinin de 1 milyon euro civarı olduğunu da hatırlatmak isterim.
Dutt her hangi bir hoca da değildir üstelik. Köln spor akamdemisini 1.4 ile bitiren ve döneminin en başarılı öğrencisi olmayı başarmış bir isimdir. Kendisi ismi daha önce de gündeme gelen Rangnick ekolünün temsilcilerinden biridir ayrıca. Çalıştığı takımlarda da uzun vadede iyi işler yapabildiğini kanıtlamıştır. Bayer Leverkusende başarısız olup, şu anda boşta olmasını Beşiktaş fırsata dönüştürebilirdi ama yapmadılar. Dutt ismi çok önemli değil aslında, bu tarz bir hamle çok daha doğru olurdu diye düşünüyorum. Burda bahsetmek istediğim mentalitedir. Beşiktaş'ın ihtiyacı olan yeni bir heyecandı. Yabancı bir hocayı bugün getirmiyorsanız, asla getirmemelisiniz zaten. Yeniden yapılanmadan bahsediliyorsa bu işi temelinden ele almak gerekir. Sizden hiç bir sportif başarı beklenmiyorsa, şampiyonluk telafuz dahi edilmiyorsa, bundan daha uygun bir ortam olamazdı böyle bir hoca için. İlerde bütçe düzelince getiririm diyorsanız, fena halde yanılırsınız. O günün şartlarındaki bir yabancı hocadan beklenti ile bugün getirilecek hocadan beklenti aynı olmaz. Bu açıdan bakıldığında ve yukarda da bahsettiğim sebeplerden ötürü Samet Aybaba doğru bir tercih olmadı.
Peki durum bu derece karamsar mı? Plan,proje,hedef bu konularda tamamen bir belirsizlik hakim. Önce yönetimin, hocanın ve ekibinin hedefin ne olduğu konusunda iyice düşünüp karar vermesi gerekiyor. Bunun dışında Samet Aybaba'nın bu takıma yapabileceği en büyük katkı ise Muhammet Demirci, Burak Kaplan, Oğuzhan Özyakup gibi genç oyuncular üzerinden bir takım kurması olur. Aybaba kendi felsefesine ihanet etmez ve bahsettiğim şekilde bu yetenekli isimlere şans verirse, en azından geleceğin Beşiktaş'ı için umut besleyebiliriz.
Bunun dışında başta basında olmak üzere bir çok yerde okuduklarımdan, bugün Ömer Güvenç ile yaptığı röportajdan yola çıkarak Samet Aybaba ile daha önceden anlaşılmış olduğu fikri akıllarda soru işaretleri de bırakmadı değil. Eski dönemde buna benzer bir olayı kimse itiraf etmese de Bernd Schuster'le yaşadığımız için olmaz öyle şey de diyemiyoruz. Bu sürecin içinde bazı yöneticilerimizin en başından beri Samet hoca için kulis yapması, zamanla Altınsay'ın dışlanması ve devre dışı bırakılması, Aybaba'nın aylar önce yaptığı açıklamalar bu ihtimalleri güçlendiriyor malesef.
Bir başka rahatsızlık duyduğum konu ise futbolun idaresinin futbolun içinden gelmeyen kişiler tarafından yönetiliyor olmasıdır. Bu yüzden yöneticilerin acemilikleri, işleyişi kavrayabilmeleri ciddi bir süre istemektedir. Bu yüzen bu acemiliklerin bedelini kurumlar çekmektedir. Umarım başkan seçimlerden önce bahsettiği gibi bu olaya en kısa sürede hayat verir. Beşiktaş için yapılabilecek en önemli hamle kesinlikle bu olacaktır. Yangın sönecekse bu şekilde söner.
Ayrıca gelirlerin düşmemesi adına sportif başarının ne denli önemli olduğu gerçeğini de yok saymak, Beşiktaş'a çok ciddi zararlar verir. Özellikle gelirlerin çoğuna el konulmuş durumdayken, Avrupa'da da mücadele etmiyorsak, sahada alınacak her 3 puan altın değerindedir ve borçları azaltmanın tek ve en doğru olan yolu da budur. Onun için bu savaşta yeni komutan Samet hoca'ya büyük görev düşmektedir.
Komşu Çeyrek Finalde!
Hani haksız bir şekilde yenilince futbol´un adaleti yok derler ya, dün akşam tarihin sayfalarına yine buna benzer bir olay not düşüldü. Turnuvanın başından beri oynadığı futbolla en kötü ekiplerden biri olan Yunanistan dün oldukça şanslı bir şekilde Rusya'yı 1-0 yenerek ismini üst tura yazdırmayı başardı.
Maçın geneline baktığımızda Rusya'nın 25 gol girişimine karşı, Yunanistan'ın gol girişim sayısı sadece 5 ile sınırlıydı. Kısaca Yunanistan diğer maçlardan pek farklı bir futbol ortaya koymadı. Kaleyi bulan 2 şuttan 1 tanesini gole çevirerek, turnuvanın ilk iki maçı sonunda övgüyü hak eden Rusya'yı yenmeyi başardılar.
Yunanistan cephesinde tüm takımdan farklı bir adam var, Georgios Karagounis! Bu adam 35 yaşına gelmiş olmasına rağmen, bu sezon Panathinaikos'da 1 tane bile 90 dakika çıkarmadan turnuvaya geldi. Bu yaşına ve fizik anlamda hazır olmamasına rağmen, takımının sadece kaptanı değil aynı zamanda futbol anlamında da lideri oldu. 2004'deki başarının mimarlarından biri olan Karagounis, 2012'de de küçük çaplı bir mucizenin de kahramanı olmayı başardı.
Kariyeri boyunca Panathinaikos, İnter ve Benfica'da oynamış ve ciddi başarılara da imza atmış bir lider profili Karagounis. Pana'nın 2001/02'de Şampiyonlar liginde çeyrek finalde oynadığı takımın yada 2004 Avrupa Şampiyonasında Yunanistan'ın en kilit isimlerinden birisiydi. Futbolunun son döneminde, ülkesini tabiri yerindeyse tek başına ayakta tutan adam oldu bu turnuvada. Bundan sonra elenmişler olsalar bile sorun değil. Son 8 takımın arasına isimlerini yazdırmış olmaları bile 2004 başarısı kadar önemlidir benim gözümde. Son maçta gördüğü sarı kart yüzünden kendisini çeyrek final maçında izleyemeyecek olmamız oldukça üzücü. Pozisyonda sarı kart mı verilir, penaltı mı verilir bence net değil. Karta verdiği tepki ise aradan senelerde geçse unutulmayacaktır.
Aynı Yusuf Şimşek'in 2009'da Beşiktaş'a gelip takıma ciddi katkı verdiği gibi Karagounis'te takımını ileri taşıyor işte. Futbol'un adaleti olmasa da Yunanistan'ın ve Karagounis'in mücadelesini takdir etmek gerek. Büyük futbolcular hangi yaşta olurlarsa olsunlar, her zaman büyük futbolcu kalırlar. Bu gemi'nin kaptanı Georgios Karagounis'e bir kez daha büyük saygı duyuyorum.
Maçın geneline baktığımızda Rusya'nın 25 gol girişimine karşı, Yunanistan'ın gol girişim sayısı sadece 5 ile sınırlıydı. Kısaca Yunanistan diğer maçlardan pek farklı bir futbol ortaya koymadı. Kaleyi bulan 2 şuttan 1 tanesini gole çevirerek, turnuvanın ilk iki maçı sonunda övgüyü hak eden Rusya'yı yenmeyi başardılar.
Yunanistan cephesinde tüm takımdan farklı bir adam var, Georgios Karagounis! Bu adam 35 yaşına gelmiş olmasına rağmen, bu sezon Panathinaikos'da 1 tane bile 90 dakika çıkarmadan turnuvaya geldi. Bu yaşına ve fizik anlamda hazır olmamasına rağmen, takımının sadece kaptanı değil aynı zamanda futbol anlamında da lideri oldu. 2004'deki başarının mimarlarından biri olan Karagounis, 2012'de de küçük çaplı bir mucizenin de kahramanı olmayı başardı.
Kariyeri boyunca Panathinaikos, İnter ve Benfica'da oynamış ve ciddi başarılara da imza atmış bir lider profili Karagounis. Pana'nın 2001/02'de Şampiyonlar liginde çeyrek finalde oynadığı takımın yada 2004 Avrupa Şampiyonasında Yunanistan'ın en kilit isimlerinden birisiydi. Futbolunun son döneminde, ülkesini tabiri yerindeyse tek başına ayakta tutan adam oldu bu turnuvada. Bundan sonra elenmişler olsalar bile sorun değil. Son 8 takımın arasına isimlerini yazdırmış olmaları bile 2004 başarısı kadar önemlidir benim gözümde. Son maçta gördüğü sarı kart yüzünden kendisini çeyrek final maçında izleyemeyecek olmamız oldukça üzücü. Pozisyonda sarı kart mı verilir, penaltı mı verilir bence net değil. Karta verdiği tepki ise aradan senelerde geçse unutulmayacaktır.
Aynı Yusuf Şimşek'in 2009'da Beşiktaş'a gelip takıma ciddi katkı verdiği gibi Karagounis'te takımını ileri taşıyor işte. Futbol'un adaleti olmasa da Yunanistan'ın ve Karagounis'in mücadelesini takdir etmek gerek. Büyük futbolcular hangi yaşta olurlarsa olsunlar, her zaman büyük futbolcu kalırlar. Bu gemi'nin kaptanı Georgios Karagounis'e bir kez daha büyük saygı duyuyorum.
11 Haziran 2012
10 Haziran 2012
#FEDA Et Formayı Kap!
Almanya'dan Beşiktaş sevdalısı Bora Karabağ kolleksiyonundan bu oldukça eski çubuklu formayı açık arttırma usülü ile satışa sunuyor. Karşılığında ise hiç bir beklentisi yok. Amacı sadece Feda'ya destek vermek. Fedaların bir kısmı kimsesiz çocuklara, diğer kısmı da doğuda Beşiktaş aşkı ile yanıp tutuşan ama Feda tişörtü alma imkanları olmayan bir okulun çocuklarına verilecek. İhaleyi kazanan kişiyede bu yardımlarından dolayı da bu özel forma hediye edilecek.
Nasıl katılabilirim diye soruyorsanız, bu yazının altına mesaj bırakabilirsiniz. İsterseniz twitter'dan da yazabilirsiniz. Düzenli bir şekilde takip edip, güncel sayıyı aktaracağım. Sonuçta hem ihaleyi kazanan şanslı üye bu çok değerli formaya kavuşmuş olacak, hem de bu sayede kulübümüze destek vermiş olacağız. Çocukları mutlu etmek ise paha biçilemez. Bir kez daha Bora'ya bu davranışından ötürü teşekkür ediyorum.
Benzer destekleriniz olursa da, seve seve sesiniz olmak için elimden gelen yardımı yapmak isterim. Bu konu ile ilgili mesajlarınızı da yine çabuk cevap vermem açısından, yukarda bahsettiğim şekilde iletebilirsiniz.
Şu an itibari ile sayı 44 FEDA!
17 Haziran 24:00'a kadar sürecek.
Nasıl katılabilirim diye soruyorsanız, bu yazının altına mesaj bırakabilirsiniz. İsterseniz twitter'dan da yazabilirsiniz. Düzenli bir şekilde takip edip, güncel sayıyı aktaracağım. Sonuçta hem ihaleyi kazanan şanslı üye bu çok değerli formaya kavuşmuş olacak, hem de bu sayede kulübümüze destek vermiş olacağız. Çocukları mutlu etmek ise paha biçilemez. Bir kez daha Bora'ya bu davranışından ötürü teşekkür ediyorum.
Benzer destekleriniz olursa da, seve seve sesiniz olmak için elimden gelen yardımı yapmak isterim. Bu konu ile ilgili mesajlarınızı da yine çabuk cevap vermem açısından, yukarda bahsettiğim şekilde iletebilirsiniz.
Şu an itibari ile sayı 44 FEDA!
17 Haziran 24:00'a kadar sürecek.
9 Haziran 2012
Tolgay Arslan (21)
Çorumlu bir gurbetçi ailenin 4 çocuğundan bir tanesi Tolgay. Futbola 4 yaşına geldiğinde, doğduğu şehrin takımı SC Grün-Weiss Paderborn'a başlıyor. Burada U-13'e kadar forma giyiyor. Daha sonra Borussia Dortmund'un radarına takılıyor ve orada basamakları sırayla çıkıyor. Almanya çapında dikkat çekmesi ise Dortmund U-19 takımı ile istatistikleri alt üst ettiği 2008/2009 sezonundan sonra başladı.
Genç yaşta, 3 sene önce Borussia Dortmund'dan Hamburg'a transfer olduğunda oldukça ses getirmişti. Burda devamlı dile getirdiğim alt yapısını her fırsatta inanılmaz başarılı bulduğum bir ekip Dortmund. En kötü dönemlerinde dahi çok yetenekli oyuncular çıkarmış bir futbolcu fabrikasıdır benim gözümde. Bu düşünce Almanya genelinde de böyledir. O sezon U-19 takımında çıktığı 30 maçta attığı 31 golle kendi kategorisinde en çok konuşulan isimlerden birisi olmuştu. Gerçi bu kadar skora katkı sağlamasında, normal mevkisi dışında bütün sezon forvet oynamış olmasının da payı yüksekti. Bu yüzden Tolgay'ın Hamburg'a transferi gerçekten heyecan vericiydi.
İlk sezonunda farklı kategorilerde bir çok maça çıktı. A takımda çok şans bulamasa da, zaman zaman Bundesliga tecrübesini yaşama fırsatı buldu. Bunların içinde Avrupa ligi maçları da dahildi. Daha fazla şans bulduğu A2 takımında ise profosyonel liglerde mücadele edildiği için oldukça tecrübe kazandı. Burada kısa süreli sakatlıklarının da inişli, çıkışlı performansında etkili olduğunu belirtmekte yarar var.2009/10 devre arası Antalya kampında Beşiktaş (2 gol ) ve Kayserispor (3 gol) maçlarında gösterdiği performansla Türkiyede de bir çok kişinin dikkatini çekti.
İlk sezonunun ardından daha fazla tecrübe kazanması ve seviye olarak daha iyi bir ligde oynaması adına, Hamburg Tolgay'ı Aachen'e kiraladı. Aachen'de kendisine Dortmund alt yapısındaki hocası Peter Hyballa hocalık yaptı. Onu yakından tanıması ve neler yapabileceğini bilmesi açısından, gelişimi açısından doğru bir transferdi. 1 sezon boyunca klasik oyun kuruculuğun dışında orta sahanın solunda ve sağında da forma giydi. Genel anlamda takımın iyilerindendi ve sezonun nerdeyse bütün maçlarında sahadaki yerini aldı. Bu süreçte oyun anlamında kendini oldukça geliştirdiğini söyleyebilirim. Çok genç oyunculardan kurulu bir takımın önemli isimlerinden biri olarak, yeri geldiğinde ciddi sorumluluk alabileceğini de göstermiş oldu.
Bu sezon Hamburg'a geri döndüğünde daha fazla forma şansı bulması beklenirken, yaşadığı sakatlık sonucu sezon öncesi kampında yer alamadı ve ister istemez kadronun dışında kalmış oldu. Daha sonra göreve gelen ve gençlere önem veren Thorsten Fink sayesinde tekrardan kadroya girmeye ve ligin ikinci yarısında forma şansı bulmaya başladı. Toplamda 8 maçta forma şansı buldu ve 1 tanede gol attı. Thorsten Fink'in her fırsatta onun çalışma azminden bahsetmesi de önemli.
Tolgay'ın milli takım süreci ise oldukça sancılı geçti. İlk başlarda kendisinin belirttiğine göre Erdal Keser sayesinde ay yıldızlı forma altında mücadele ediyor. Burada Ogün Temizkanoğlu'nun U-19 kadrosunda iki kez forma giyme şansı buldu. Daha sonra da ümit milli kadroda yer aldı. Burada yeterince şans bulamadığını düşünerek, Almanya U-20 milli takımından gelen teklifi kabul ediyor. Ayrıca babasının onu en başından beri Alman millilerde, annesinin de hep Türkiye'de oymanasını istediğini belirtmekte fayda var. Sonuç itibari ile ümit milli takımdakı şartlardan dolayı dışlanmış Tolgay ve milli takım defterini kapatmış. Benzer tepkileri dönemin milli takım grubu da Tolgay'a karşı veriyor. Aslında olayın aslını öğrenmek için, dönemin ümit milli hocası Hami Mandıralı'nın da bu konu hakkındaki görüşlerini almak gerekir.
Ofansif orta saha olması sebebi ile Hamburg'da çoğu zaman 4-4-2 oynadığı için, Tolgay'ın da golcü özellikleri çok üst düzey olmadığı için farklı şekillerde değerlendirmelere pek olumlu yanıt verebilmiş değil şimdilik. İlerleyen dönemlerde Bundesliga seviyesinde, sahanın farklı yerlerinde de yüksek performansla oynayabilme özelliğini başarabilirse çok daha farklı bir oyuncu olacağı kesin. Şu hali ile bile takıma tempo katacak, isabetli pasları ve defans arkasına koşuları ile oyuna yön verecek özelliklere sahip. Birebirlerde oldukça iyi olması da önemli. Bu bakımdan genelde 4-2-3-1 düzeninde oynayan Türk takımlarında başarılı olabileceğini düşündüğüm bir isim. Henüz gereken patlamayı yapmamış olması sebebi ile hala umut var diyebiliriz.
Yaş: 21
Boy: 180cm
Kilo: 77kg
Genç yaşta, 3 sene önce Borussia Dortmund'dan Hamburg'a transfer olduğunda oldukça ses getirmişti. Burda devamlı dile getirdiğim alt yapısını her fırsatta inanılmaz başarılı bulduğum bir ekip Dortmund. En kötü dönemlerinde dahi çok yetenekli oyuncular çıkarmış bir futbolcu fabrikasıdır benim gözümde. Bu düşünce Almanya genelinde de böyledir. O sezon U-19 takımında çıktığı 30 maçta attığı 31 golle kendi kategorisinde en çok konuşulan isimlerden birisi olmuştu. Gerçi bu kadar skora katkı sağlamasında, normal mevkisi dışında bütün sezon forvet oynamış olmasının da payı yüksekti. Bu yüzden Tolgay'ın Hamburg'a transferi gerçekten heyecan vericiydi.
İlk sezonunda farklı kategorilerde bir çok maça çıktı. A takımda çok şans bulamasa da, zaman zaman Bundesliga tecrübesini yaşama fırsatı buldu. Bunların içinde Avrupa ligi maçları da dahildi. Daha fazla şans bulduğu A2 takımında ise profosyonel liglerde mücadele edildiği için oldukça tecrübe kazandı. Burada kısa süreli sakatlıklarının da inişli, çıkışlı performansında etkili olduğunu belirtmekte yarar var.2009/10 devre arası Antalya kampında Beşiktaş (2 gol ) ve Kayserispor (3 gol) maçlarında gösterdiği performansla Türkiyede de bir çok kişinin dikkatini çekti.
İlk sezonunun ardından daha fazla tecrübe kazanması ve seviye olarak daha iyi bir ligde oynaması adına, Hamburg Tolgay'ı Aachen'e kiraladı. Aachen'de kendisine Dortmund alt yapısındaki hocası Peter Hyballa hocalık yaptı. Onu yakından tanıması ve neler yapabileceğini bilmesi açısından, gelişimi açısından doğru bir transferdi. 1 sezon boyunca klasik oyun kuruculuğun dışında orta sahanın solunda ve sağında da forma giydi. Genel anlamda takımın iyilerindendi ve sezonun nerdeyse bütün maçlarında sahadaki yerini aldı. Bu süreçte oyun anlamında kendini oldukça geliştirdiğini söyleyebilirim. Çok genç oyunculardan kurulu bir takımın önemli isimlerinden biri olarak, yeri geldiğinde ciddi sorumluluk alabileceğini de göstermiş oldu.
Bu sezon Hamburg'a geri döndüğünde daha fazla forma şansı bulması beklenirken, yaşadığı sakatlık sonucu sezon öncesi kampında yer alamadı ve ister istemez kadronun dışında kalmış oldu. Daha sonra göreve gelen ve gençlere önem veren Thorsten Fink sayesinde tekrardan kadroya girmeye ve ligin ikinci yarısında forma şansı bulmaya başladı. Toplamda 8 maçta forma şansı buldu ve 1 tanede gol attı. Thorsten Fink'in her fırsatta onun çalışma azminden bahsetmesi de önemli.
Tolgay'ın milli takım süreci ise oldukça sancılı geçti. İlk başlarda kendisinin belirttiğine göre Erdal Keser sayesinde ay yıldızlı forma altında mücadele ediyor. Burada Ogün Temizkanoğlu'nun U-19 kadrosunda iki kez forma giyme şansı buldu. Daha sonra da ümit milli kadroda yer aldı. Burada yeterince şans bulamadığını düşünerek, Almanya U-20 milli takımından gelen teklifi kabul ediyor. Ayrıca babasının onu en başından beri Alman millilerde, annesinin de hep Türkiye'de oymanasını istediğini belirtmekte fayda var. Sonuç itibari ile ümit milli takımdakı şartlardan dolayı dışlanmış Tolgay ve milli takım defterini kapatmış. Benzer tepkileri dönemin milli takım grubu da Tolgay'a karşı veriyor. Aslında olayın aslını öğrenmek için, dönemin ümit milli hocası Hami Mandıralı'nın da bu konu hakkındaki görüşlerini almak gerekir.
Ofansif orta saha olması sebebi ile Hamburg'da çoğu zaman 4-4-2 oynadığı için, Tolgay'ın da golcü özellikleri çok üst düzey olmadığı için farklı şekillerde değerlendirmelere pek olumlu yanıt verebilmiş değil şimdilik. İlerleyen dönemlerde Bundesliga seviyesinde, sahanın farklı yerlerinde de yüksek performansla oynayabilme özelliğini başarabilirse çok daha farklı bir oyuncu olacağı kesin. Şu hali ile bile takıma tempo katacak, isabetli pasları ve defans arkasına koşuları ile oyuna yön verecek özelliklere sahip. Birebirlerde oldukça iyi olması da önemli. Bu bakımdan genelde 4-2-3-1 düzeninde oynayan Türk takımlarında başarılı olabileceğini düşündüğüm bir isim. Henüz gereken patlamayı yapmamış olması sebebi ile hala umut var diyebiliriz.
Yaş: 21
Boy: 180cm
Kilo: 77kg
Oğuzhan Özyakup (19)
Trabzonlu bir ailenin çocuğu olan Oğuzhan Özyakup, futbola Zaandam şehrinin yerel takımlarından biri olan Zaandam Türkspor'da başlıyor. Kısa süre sonra başka amatör ekiplerde forma giydikten sonra, AZ Alkmaar'ın seçmelerine katılıp, AZ bünyesine dahil oluyor. Burada sergilediği performanstan sonra, Hollanda genç takımına çağrılıyor. Hollanda ile katıldığı turnuvalarda sergilediği başarılı performans sonunda Arsenal'e kadar yükseldi Oğuzhan.
Oğuzhan Özyakup'u Türkiye ilk olarak, 2009'daki U-17 Avrupa Şampiyonasında tanıdı. Milli takımımızın da katıldığı turnuvada rakiplerimizden biri de Hollandaydı. O takımın orta sahasında kolunda kaptanlık bandıyla bir maestro gibi takımına yön veren, 10 numara giyen bir çocuk vardı. İşte o çocuk büyüdü ve önce AZ Alkmaar'dan Wenger'in Arsenaline, ordan da Beşiktaş'a transfer oldu.
Bir çok önemli kulübün takip ettiği Almanya'daki 2009 U-17 Avrupa şampiyonasının en iyi takımlardan biri olan Hollanda ile finale kadar çıktılar ve finalde şansız bir şekilde Almanya'ya kaybettiler. Aynı turnuvada bugün önemli takımlara yükselmiş Castagnios, Ter Stegen gibi isimlerin dışında, Euro 2012'de forma giyecek Götze gibi isimlerde yer almıştı. Hollanda'nın da en iyi isimlerinden bir tanesi de Oğuzhan Özyakup'tu. Bütün maçlarda forma giymiş ve oyunun hem defansif, hemde ofansif yönünü oynayabildiğini göstermişti. Ayrıca Hollanda milli takımları düzeyinde yabancı kökenli ilk kaptan olması da önemliydi. Bunun dışında takımdaki diğer oyunculara göre daha genç olmasını da belirtmekte yarar var. Turnuvadan sonra da Sampdoria,Genova gibi birçok takımla beraber Arsenal'den de teklif aldı. Tercihini genç oyunculara verdiği şansı ile meşhur Arsene Wenger'in takımına gitmekten yana kullandı.
Arsenal sürecine geçmeden AZ Alkmaar dönemine de değinmekte fayda var. Kendisi Zaandam şehrinde top koştururken, AZ'nin seçmelerine katılıyor ve kadroya dahil oluyor. Yaşadığı şehir ile Alkmaar'ın arası nerden baksan 30km. Her gün takımın görevlendirdiği bir servis onu evinden alıp okula, okuldan antremana ve akşamda tekrardan evine bırakıyormuş. Genç yeteneklere verilen değeri görmek açısından çok güzel bir örnek. Daha bir kaç hafta önce Lübeck takımının alt yapısında oynayan 11 yaşındaki genç bir Türk çocuğu için benzer bir uygulamayı Hamburg'un da yaptığına tanıklık ettim. Ufak ama önemli bir ayrıntı olduğunu düşünüyorum.
Arsenaldeki ilk senesinde adaptasyonla geçirmiş olduğu için çok sanş bulamasa da, Hollanda ile bir başka önemli turnuva olan U-17 Dünya Kupasında forma giydi. Aynı turnuvada Türkiye'de yer almıştı. Başta Sezer Özmen, Furkan Şeker, Muhammet Demir gibi isimlerinde yer aldığı milli takım çeyrek finale kadar yükselmiş, burada penaltı atışları sonrası Kolombiya'ya elenmişti. Aynı Kolombiya grup maçlarında Hollanda ile aynı gruptaytı. Oğuzhan Özyakup'un penaltıdan golüne rağmen, Kolombiya maçı 2-1 kazanmayı başarmıştı. Diğer maçlarda da istenilen sonuç gelmeyince Hollanda gruplardan yükselemeyip, turnuvaya erkenden veda etmişti. Turnuvayı Oğuzhan Özyakup özelinde değerlendirirsek, bir önceki turnuva gibi oldukça başarılı geçti diyebilirim.
Arsenal süreci ise ilk olarak U-17 takımında başladı. Ertesi sezon ise rezerv takımına dahil oldu. 3 sene boyunca burada forma giydi. İlk gelişinde uyum konusunda zorluk çektiğini dile getirse de, Arsenal'in oyuncuları ilk 6 ayları boyunca haftada bir, iki günlüğüne ailelerini görebilmeleri için ülkelerine yollamasının faydası olduğunu dile getiriyor. Bu süreçte ayrıca oyuncular ikişerli,üçerli gruplar halinde gönüllü ailelerin yanında kalıyorlar ve İngiltere'ye adapte olma süreçleri hızlanıyor. Bu süreçte kendisine çocukluğunu yabancılarla büyüyerek geçirmiş bir başka Hollandalı Robin Van Persie'nin de katkısı olmuş. Ondan övgüyle bahsediyor.
Hiddink'in yönetiminde Avrupa'daki oyuncuları milli takıma kazandırma harekatı sırasında kendisi ile de görüşülmüş. İlk etapta dahil olmasa da, ilerisi için yeşil ışık yakmış ve artık milli takım için ter dökecek. En son çağrılan U-21 kadrosunda da bu sebeple yerini aldı. Hiddink belki istediklerini burada başaramamış olabilir ama Mehmet Ekici, Ömer Toprak, Sercan Sararer gibi isimlerin ikna edilmesinde önemli katkılar vermiştir. Buna ikna edemediği Emre Can, Samet Yeşil gibi isimlerde dahil.
Oğuzhan'ın en dikkat çeken özelliği topa hakim yapısı ve doğru pas tercihleri. Oyunu çok iyi okuyabildiği için geriden oyun kurmada, bu yetenekleri oynadığı takıma ciddi katkı veriyor. Aynı şekilde ileri doğru topla hızlı çıkışlarıda da başarılı olması, takımı ileri taşıması açısından da önemli. Duran toplardaki yeteneği de hiç küçümsenmeyecek kadar iyidir.
En son geçen sene oynanan U19 Hollanda-İngiltere arasında oynanan hazırlık maçında ve Arsenal'in Lig kupası ilk turunda Shrewsbury maçında izleme şansım olmuştu. Bu özelliklerini hala koruduğunu, hatta daha çok geliştirdiğini söyleyebilirim. Bunda Arsenal sürecinin ciddi katkısı olduğu tartışılmaz. Zayıf noktası olarak ise, son vuruşları henüz olması gerektiği kadar iyi değil. Fizik olarak ülkemizdeki gençlerden çok daha gelişmiş olsa da, Arsenal ölçüsünde biraz zayıf kaldığını da belirtmekte fayda var. Ben kendisini idolü Fabgregas'tan çok, Nuri Şahin'e benzetiyorum.
Geçen sezon Chelsea'nin rezerv takımından Hamburg'a transfer olan Gökhan Töre örneğinde görüldüğü üzere bu tarz transfer hamlelerini çok doğru buluyorum ve şimdiden heyecanla Oğuzhan'ı izlemeyi bekliyorum. Pas trafiğinde ciddi sorunlar yaşayan Beşiktaş'a ciddi katkıları olacağından hiç süphem yok. Umarım adaptasyon sürecini çabukca atlatır ve uzun süre ilk 11'in değişilmezi olur.
Yaş: 19
Boy: 180cm
7 Haziran 2012
2012 Model Türkiye
Milli takım'ın Avusturya kamp sürecini daha önce burada dile getirmiştim. Oldukça farklı 11'ler ile sahaya çıkmış ve başta Sercan, Tunay, Gökhan Töre gibi gurbetçi oyuncular bolca şans bulmuş ve performansları ile takdir toplamışlardı. Asıl önemli olan maçlar olarak görülen ise Portekiz ve Ukrayna maçlarıydı. Bilindiği üzere bu iki ekipte Euro2012'de yer alıyorlar. Hem bu yüzden, hem de seviye olarak diğer rakiplerimize göre daha iyi olmaları açısından bir nevi kendimizi tartmak anlamında mühim maçlardı.
İlk etaptaki rakibimiz Lizbon'da Portekiz oldu. Makedonya maçında oyuna hakim olsalar da, gol yollarında sonuca gidememişler ve maç başladığı gibi bitmişti. Milli takımda dersine iyi çalışmış olacak ki, geride boş alan bırakmamak için büyük gayret gösterdiler. Maça baskılı başlayan Portekiz oldu. İlk 20 dakika boyunca yoğun bir baskı uyguladılar ama gol gelmedi. Kısa süre sonra milli takım oyuna az biraz ortak olsa da, ibre yine de Portekiz'den yanaydı. Dakika 29'u gösterdiğinde Nani'nin kullandığı korner sonrası Almeida'nın kafa vuruşu direkte patladı. Bu pozisyon açıkcası milli takımı bir şekilde uyandırdı da diyebiliriz. İlk önce Hamit'in kullandığı serbest vuruş sonrası top direkte patladı, kısa süre sonrada kontradan Umut ile durumu 1-0'a getirdi milli takım. Golün ardından yine Almeida ile sahneye çıktı Portekiz. Bekirden kaptığı topun ardından Volkanla baş başa kalan Almeida, geriden gelen Coentrao'ya pas vermeyi seçince bu pozisyondan da gol çıkmadı. Daha sonra Nani sola, Ronaldo sağa geçti. Kısa süre sonra da Moutinho'nun mükemmel ara pasında Ronaldo mutlak pozisyonda Volkan'ın bacak arasından çok şık bir vuruş yaptı ama top az farkla dışarı çıktı.
İkinci devrede ise milli takım daha iyi oynamaya başladı. Önde Burak ve Umut daha baskılı oynayınca Alves ve Pepe topu kullanmakta zorlandılar. Kısa süre sonra da Umut'un baskısında rakip defanstan topu kapan Burak, tekrardan Umut'a oynadı ve Umut tam bir Ligue 1 golü ile skoru 2-0'a getirdi. Burada tekrardan Burak ve Umut ikilisinin birbirlerini ne kadar iyi tamamladıklarını görmüş olduk. Bu gole Nani ile çok çabuk cevap verdi Portekiz. Maç boyunca üçüncü bölgede yapamadıklarını yapıp hızlı paslarla sonuca gittiler. Baskı sürünce bir de penaltı kazandılar ama Volkan başarılı bir şekilde golü engelledi. Karşılıklı değişiklerle taktik savaşına dönen maçı kontrolümüzde tutmayı başardık ve bir gol daha atıp skoru belirledik.
Bu maçta göze çarpan gerektiğinde bir bütün halinde savunma yapabilmek ve çabukca ataklara çıkmaktaki başarımızdı. Mutlak pozisyonlar vermiş olsak dahi pas yapma gayreti ve saha içinde oyuncuların birbirlerıne verdiği destek mühimdi. Burak ile devamlı yer değiştiren Umut kimi zaman sağ bekin kademesine giriyor, kimi zaman gol bölgesinde son adam oluyordu. Aynı şekilde 4-2-3-1'in oyun kurucusu olarak görev yapan Arda'da yeri geliyor Emre ve Mehmet Topal ile beraber savunmaya katkı veriyor ve rakibin ani çıkışlarını engelliyordu. Kısaca herkes sahada birbirine harika bir şekilde destek oluyordu. Ayrıca alınan galibiyette rakibini daha iyi etüd etmiş olan Abdullah Avcı'nın da payı büyüktü. Bunun en güzel örneğini ise zayıf noktamız olan sağ beke Hamit'i koyarak, orta alanda teknik yönden üstün oyunculara karşı ayağına hakim,topu tutma becerisi yüksek Mehmet,Arda ve Emre gibi oyuncuları tercih ederek, ilerde de koşan ve defansı zorlayan isimleri sahaya sürmesi ile gösterdi. Bento ise buna karşı bir hamle olarak Ronaldo'yu zaman zaman sağda değerlendirmek gibi bir seçeneği hiç düşünmedi. İlk devre sonunda kısa süreliğine sağa yaklaşan Ronaldo'nun ne kadar tehlikeli olabileceğini görmüştük oysa. Devamlı Portekiz'in mevcut orta saha anlayışının hızlı ataklara çıkan rakipler karşısında zorlanacağını yazıyorum. Bir benzerini de biz uyguladık Portekiz'e. İstatistiksel anlamda bize çok üstün olmalarına rağmen, sonuca giden ve aklıyla oynayan taraf biz olduk. Bu şekilde Euro2012'de Portekiz'in işi çok zor.
Bu açıdan takım savunması anlamında zaafları olan Portekiz maçından daha çok önemsediğim maç Ukrayna maçıydı. Bu tarz takımlara karşı bütün kulvarlarda çok zorlandığımız bir gerçek. Son maçtan 7 farklı oyuncu ile sahaya çıkmış olsak dahi, sahaya yine aynı oyun anlayışının yansıyor olması çok önemliydi. Kısa süre içinde de Mustafa Pektemek'in harika pasında Caner skoru 1-0'a getirdi. İlk yarı boyunca oyuna hakim taraf milli takım oldu. İkinci devrenin uzunca bir bölümünde de aynı oyun anlayışını sürdürmemiz gerçekten takdir edilesiydi. Nuri,Arda ve Mehmet'in aralarındaki paslaşmalar, Ömer ve Egemen'in uyumu, Mustafa'nın istekli ve arzulu futbolu, Hamit'in duran topları, Gökhan'ın hızlı driblingleri ve top saklamaları, gerçekten bu takım olmuş dedirtti bir çoğumuza. Ukrayna gibi bir takımı da turnuvadan kısa bir süre önce böylesine rahat geçmek gelecek adına umut verdi.
Abdullah Avcı'nın bu süreçte dikkat çeken en önemli özelliği maçlara göre kadro seçimlerinde bulunmasıydı. En ince detayları dahi hesap etmesi, oyuncu gruplarını doğru analiz edip oynatması gerçekten önemli. Umarım bu tutumunu aynı şekilde sürdürür. Kendisinin de söylediği gibi takım ruhundan vazgeçmeyen ve oyun felsfesini bozmayan bir milli takım olma yolunda ilerliyoruz. Bu 15 günlük süreç gelecek adına umut verdi.
İlk etaptaki rakibimiz Lizbon'da Portekiz oldu. Makedonya maçında oyuna hakim olsalar da, gol yollarında sonuca gidememişler ve maç başladığı gibi bitmişti. Milli takımda dersine iyi çalışmış olacak ki, geride boş alan bırakmamak için büyük gayret gösterdiler. Maça baskılı başlayan Portekiz oldu. İlk 20 dakika boyunca yoğun bir baskı uyguladılar ama gol gelmedi. Kısa süre sonra milli takım oyuna az biraz ortak olsa da, ibre yine de Portekiz'den yanaydı. Dakika 29'u gösterdiğinde Nani'nin kullandığı korner sonrası Almeida'nın kafa vuruşu direkte patladı. Bu pozisyon açıkcası milli takımı bir şekilde uyandırdı da diyebiliriz. İlk önce Hamit'in kullandığı serbest vuruş sonrası top direkte patladı, kısa süre sonrada kontradan Umut ile durumu 1-0'a getirdi milli takım. Golün ardından yine Almeida ile sahneye çıktı Portekiz. Bekirden kaptığı topun ardından Volkanla baş başa kalan Almeida, geriden gelen Coentrao'ya pas vermeyi seçince bu pozisyondan da gol çıkmadı. Daha sonra Nani sola, Ronaldo sağa geçti. Kısa süre sonra da Moutinho'nun mükemmel ara pasında Ronaldo mutlak pozisyonda Volkan'ın bacak arasından çok şık bir vuruş yaptı ama top az farkla dışarı çıktı.
İkinci devrede ise milli takım daha iyi oynamaya başladı. Önde Burak ve Umut daha baskılı oynayınca Alves ve Pepe topu kullanmakta zorlandılar. Kısa süre sonra da Umut'un baskısında rakip defanstan topu kapan Burak, tekrardan Umut'a oynadı ve Umut tam bir Ligue 1 golü ile skoru 2-0'a getirdi. Burada tekrardan Burak ve Umut ikilisinin birbirlerini ne kadar iyi tamamladıklarını görmüş olduk. Bu gole Nani ile çok çabuk cevap verdi Portekiz. Maç boyunca üçüncü bölgede yapamadıklarını yapıp hızlı paslarla sonuca gittiler. Baskı sürünce bir de penaltı kazandılar ama Volkan başarılı bir şekilde golü engelledi. Karşılıklı değişiklerle taktik savaşına dönen maçı kontrolümüzde tutmayı başardık ve bir gol daha atıp skoru belirledik.
Bu maçta göze çarpan gerektiğinde bir bütün halinde savunma yapabilmek ve çabukca ataklara çıkmaktaki başarımızdı. Mutlak pozisyonlar vermiş olsak dahi pas yapma gayreti ve saha içinde oyuncuların birbirlerıne verdiği destek mühimdi. Burak ile devamlı yer değiştiren Umut kimi zaman sağ bekin kademesine giriyor, kimi zaman gol bölgesinde son adam oluyordu. Aynı şekilde 4-2-3-1'in oyun kurucusu olarak görev yapan Arda'da yeri geliyor Emre ve Mehmet Topal ile beraber savunmaya katkı veriyor ve rakibin ani çıkışlarını engelliyordu. Kısaca herkes sahada birbirine harika bir şekilde destek oluyordu. Ayrıca alınan galibiyette rakibini daha iyi etüd etmiş olan Abdullah Avcı'nın da payı büyüktü. Bunun en güzel örneğini ise zayıf noktamız olan sağ beke Hamit'i koyarak, orta alanda teknik yönden üstün oyunculara karşı ayağına hakim,topu tutma becerisi yüksek Mehmet,Arda ve Emre gibi oyuncuları tercih ederek, ilerde de koşan ve defansı zorlayan isimleri sahaya sürmesi ile gösterdi. Bento ise buna karşı bir hamle olarak Ronaldo'yu zaman zaman sağda değerlendirmek gibi bir seçeneği hiç düşünmedi. İlk devre sonunda kısa süreliğine sağa yaklaşan Ronaldo'nun ne kadar tehlikeli olabileceğini görmüştük oysa. Devamlı Portekiz'in mevcut orta saha anlayışının hızlı ataklara çıkan rakipler karşısında zorlanacağını yazıyorum. Bir benzerini de biz uyguladık Portekiz'e. İstatistiksel anlamda bize çok üstün olmalarına rağmen, sonuca giden ve aklıyla oynayan taraf biz olduk. Bu şekilde Euro2012'de Portekiz'in işi çok zor.
Bu açıdan takım savunması anlamında zaafları olan Portekiz maçından daha çok önemsediğim maç Ukrayna maçıydı. Bu tarz takımlara karşı bütün kulvarlarda çok zorlandığımız bir gerçek. Son maçtan 7 farklı oyuncu ile sahaya çıkmış olsak dahi, sahaya yine aynı oyun anlayışının yansıyor olması çok önemliydi. Kısa süre içinde de Mustafa Pektemek'in harika pasında Caner skoru 1-0'a getirdi. İlk yarı boyunca oyuna hakim taraf milli takım oldu. İkinci devrenin uzunca bir bölümünde de aynı oyun anlayışını sürdürmemiz gerçekten takdir edilesiydi. Nuri,Arda ve Mehmet'in aralarındaki paslaşmalar, Ömer ve Egemen'in uyumu, Mustafa'nın istekli ve arzulu futbolu, Hamit'in duran topları, Gökhan'ın hızlı driblingleri ve top saklamaları, gerçekten bu takım olmuş dedirtti bir çoğumuza. Ukrayna gibi bir takımı da turnuvadan kısa bir süre önce böylesine rahat geçmek gelecek adına umut verdi.
Abdullah Avcı'nın bu süreçte dikkat çeken en önemli özelliği maçlara göre kadro seçimlerinde bulunmasıydı. En ince detayları dahi hesap etmesi, oyuncu gruplarını doğru analiz edip oynatması gerçekten önemli. Umarım bu tutumunu aynı şekilde sürdürür. Kendisinin de söylediği gibi takım ruhundan vazgeçmeyen ve oyun felsfesini bozmayan bir milli takım olma yolunda ilerliyoruz. Bu 15 günlük süreç gelecek adına umut verdi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















































